En Çok Satanlar

MİRİTİLİN

MİRİTİLİN

Fiyatı: 50.00TL
Limon Eter Yağı

Limon Eter Yağı

Fiyatı: 25.81TL
HOMEROT

HOMEROT

Fiyatı: 60.00TL

Vivasan Bursa Duyuru

Vivasan Bursa,natural şifa market ile hizmetinizde.
Vivasan Ürünlerine en kolay ulaşacağınız adres www.naturalsifamarket.com ile hizmetinizdeyiz.
Üyelik veya direk ürün siparişi için bizi aramanız yeterli. 

Garanti Duyurusu

Ürünlerimiz Müşteri Memnuniyet Garantilidir. ..

Atasagun Markalı Ürünlerimize O Kadar Güveniyoruzki Hiç fayda Görmedim Diyene Ücreti İade Ediyoruz.

Garanti Şartları İçin Lütfen Arayınız 

Son Görülen

MİRİTİLİN

MİRİTİLİN

Fiyatı: 50.00TL
STOKİD

STOKİD

Fiyatı: 60.00TL
HOMEROT

HOMEROT

Fiyatı: 60.00TL

DİYABET / ŞEKER HASTALIĞI

Alt Kategoriler

Adiponectin ve resistinin diyabetle bağlantısı (0)

Adiponectin ve Resistinin Diyabetle Bağlantısı  

ADİPOZ DOKUYA ENDOKRİN YAKLAŞIM

 
Yağ dokusu bağ dokusunun özel bir tipidir ve adipositlerden oluşur. Normal ağırlıktaki bir insanda, erkeklerde vücut ağırlığının % 15-20’sini, kadınlarda ise vücut ağırlığının % 20-25’ini yağ dokusu oluşturmaktadır.
 
Farklı yerleşim, renk ve patoloji gösteren “uniloküler” ve “multiloküler” olarak adlandırılan iki tip yağ dokusu vardır.
 
Olgunlaşmış uniloküler yağ dokusu (sarı yağ dokusu) hücreleri, sitoplazmalarının ortasında bir tek sarı yağ damlacığı içerirler. (Nükleus kenara itilmiştir.)
 
Multiloküler yağ dokusu (kahverengi yağ dokusu) hücrelerinin sitoplazmalarında ise çok sayıda lipid damlacığı ve kahverengi mitokondriumlar mevcuttur. Kahverengi rengi içerdiği çok sayıda kan damarları ve mitokondriumlarındaki renkli sitokromlardan kaynaklanır. Multiloküler yağ dokusu vücudun her tarafına yayılmış uniloküler yağ dokusunun aksine vücudun belli yerlerinde toplanmıştır. 
 
Adipoz doku geleneksel açıdan, içerdiği triaçilgliserollerin, gerektiğinde enerji amacıyla kullanılmak üzere depolandığı bir doku olarak tariflenmektedir. Adipoz doku organizmadaki en büyük enerji rezervuarıdır ve adipositler lipogenezis ve lipoliz oluşumu için gerekli tüm enzimleri içerirler.
 
Adipoz dokunun
 
-         Enerji depolama
-         Yağda eriyen vitaminleri depolama
-         Fiziksel koruma sağlaması
-         Termogenezis
 
fonksiyonlarına ek olarak, günümüzde adipositlerden ve adipoz stromal hücrelerden derive proteinlerin otokrin, parakrin ve endokrin etkiler ile hem lokal hem de sistemik etkileri olduğu gösterilmiştir.
 
Adipositlerden sentezlenen sitokinlerin homeostazisde, immün cevapta, vazoregülasyonda ve steroid metabolizmasında rol yandığı bilinmektedir.
 
Bu proteinlerin birçoğu yağ kütlesi depolanmasında artmaktadır ve obesitenin birçok morbiditesinden sorumludur. Bunlardan üçünün artmış aktivitesi (tümör nekrozis faktör, interlökin-6 ve resistin) obesitede görülen artmış insülin resistansının gelişiminde rol oynar.
 
Buna karşın adiponektin ve leptinde olduğu gibi diğer adipokinler iskelet kasındaki yağ asitlerinin beta oksidasyonunda stimulatör etki yoluyla insülinin az kullanılmasına neden olurlar.
 
Adipositlerin diferansiasyonu nükleer transkripsiyon faktörü, peroksisom proliferatör aktiveted reseptör (PPAR)
 
ile kontrol edilir. Enerji fazlalığı geliştiğinde TNF, anjiotensinojen (ATN) ve resistin gibi adipositten türeyen faktörlerle feedback yoluyla adiposit diferansiyasyonu ve lipid depolanması inhibe edilir. Enerji açığı geliştiğinde, adiponektin ve leptin gibi diğer adipositlerden sekrete edilen proteinlerde düşme ve asilasyon stimulating protein (ASP) ve anjiotensin II (AngII) de ise aktivasyon görülür.
 
İNSÜLİN SENSİTİVİTESİ İLE İLİŞKİLİ ADİPOKİNLER
 
 
ADİPONEKTİN
 
Adipoz doku tarafından sentezlenen ve 30 kDa büyüklüğünde olan adiponektin (GBP28, adipoQ ya da ACRP30 olarak da bilinir) kollagen benzeri bir plazma proteinidir.
 
Adiponektinin endoteliyal hücrelere direkt etki göstererek anti-aterojenik olarak rol oynadığı gösterilmiştir. Yine yapılan klinik çalışmalarda adiponektin düzeyinin obesite, tip II diabetes mellitus ve koroner arter hastalıklarında düşük olduğu tespit edilmiştir.
 
Serum konsantrasyonu düşük olan obes kişilerde kilo kaybını takiben tekrar yükselmeye başlamaması adiponektinin yağ depolanması üzerinde negatif feedback etkisi olduğunu göstermektedir.
 
Adiponektin düzeyleri erkeklerde kadınlardan, obesite, tip II Diabetes mellitus ve koroner arter hastalığında da sağlıklı bireylerden daha düşüktür. Konsantrasyonu insülin sensitivitesi ile koreledir ve insüline cevap olarak yükselir. Bu protein bir insülin uyarıcısı değildir, bununla birlikte iskelet kasındaki serbest yağ asitlerinin beta oksidasyonunu arttırarak insülin etkisinden koruma sağlar.
 
Hipoadiponektin lipoatrofik hayvanlarda insülin resistansına katkıda bulunabilir. Adiponektin adiposit diferansiasyonu sırasında yüksek derecede regüle edilir ve thiazolidinedione (TZD)’nin insülin duyarlılaştırıcı etkilerden bazılarına PPAR (peroxisome proliferation activated receptor)’a bağlanarak aracılık edebilir.
 
Klinik olarak insülin resistanı olan deneklerin TZD ile tedavisi, vücut ağırlığını etkilemeden plazma adiponektin konsantrasyonunu anlamlı olarak arttırmaktadır.
 
Ek olarak adiponektin fagositoz aktivitesini, makrofajlardan TNFa salınımını ve makrofajların köpük hücrelerine transformasyonunu supresse etmektedir. Ayrıca vasküler düz kaslarda depolanmıştır ve damar duvarını koruyarak koroner arter hastalığı riskinde azalma sağlar. 
 
 
LEPTİN 
 
Leptin 16 kDa ağırlığında adipositlerden derive bir sitokindir. Sistemik enerji balansındaki ve enerji depolanmasındaki değişikliklere yanıt olarak yağ hücrelerinden sentez edilir ve salınır.
 
Leptin, besin alınımı ve enerji kullanımını ayarlayarak vücut ağırlığının kontrolünde etkili olan ve etkisini beyindeki özel reseptörler üzerinde gösteren önemli bir dolaşım hormonudur. Leptin, ayrıca vücut lipit metabolizması, hematopoezis, pankreatik beta hücre fonksiyonu, ovariyan hücre fonksiyonu ve termogenezis gibi farklı doku ve sistemler üzerine de etkisi olan önemli bir hormondur.
 
Leptinin primer fizyolojik fonksiyonu vücut yağını korumaktır. Serum ve adipoz dokudaki azalmış seviye beyindeki enerji defisiti bulunduğuna işaret etmektedir. Sirkülasyondaki leptin kısmen plazma proteinlerine bağlanmıştır ve kapiller junctionlardan difüzyon yolu ile SSS’nde median eminence ve sature edilebilir reseptörler ile choroid plexusa transporte olur.
 
Leptin ayrıca sempatik sinir sistemi aktivitesini de arttırır. Adipositlerdeki leptin mRNA ve protein seviyeleri, hem sirkülasyondaki leptin düzeyleri hem de vücut yağı ile koreledir.
 
Leptin iskelet kasındaki, karaciğerdeki, pankreasın beta hücrelerindeki intrasellüler lipid düzeyini insülin sensitivitesini geliştirerek düşürür. Kasta insülinin bu sentsitize edici etkisi malonyl CoA inhibisyonu, yağ asitlerinin beta oksidasyonu için mitokondriye artmış transportu ile gerçekleşir. Bu değişiklikler özellikle adrenerjik reseptörlerin santral sempatik aktivasyonu ile ilişkilidir.
 
Leptin sentezi hem yapısal (constituve) hem de hormonal olarak kontrol edilmektedir. Enerji reservinin durumu ile etkilenmektedir ve inhibitör feedback yoluyla sempatik sinir sistemi ile düzenlenmektedir. Hem adiposit büyüklüğü hem de lokalizasyonu leptin üretiminde etkilidir. Buna karşın bu parakrin/otokrin düzenleyici etkinin mekanizmasının geri kalan büyük kısmı tanımlanamamıştır.
 
Büyük yağ hücreleri küçük yağ hücrelerinden daha fazla leptin içermektedir. Yine subkutanöz yağ dokusu visseral yağ dokusundan daha fazla leptin salgılamaktadır.
 
Bir çok deneysel çalışma glukozun adipositlerden leptin salınmasında önemli bir regülatör olduğunu göstermiştir. Rat adiposit kültürlerinde glukoz inhibitörleri leptin sentezini bloke etmiştir. Erkeklerde glukoz infüzyonu leptinin hızlı açlık düşüşünü azaltır. % 2-3 sellüler glukoz uptake’nin olduğu heksozaminaz biyosentez yolu bu yol ile ilşkili olabilir. UDP-N asetilglukozamin (heksosaminaz biyosentezinde son bir ürün) leptin salınımını artttırmaktadır. Bunun inhibisyonu glukoz ile stimüle olan leptin salınmasını ve ob geni ekspresyonunu düşürmektedir. İnsan subkutanöz adipoz dokudaki UDP-N asetilglukozamin düzeyleri hem BMI hem de serum leptin seviyesi ile anlamlı olarak koreledir. İnsülin deneklere birkaç gün verildiğinde leptin sekresyonunu stimüle etmektedir. Ratların uniloküler yağ dokusundaki adipositler insülin varlığında endoplazmik retikulumda bulunurlar, insülin tedavisini takiben plasma membranında lokalize olurlar. Birçok şey üzerinde etkileri olabilen kortikosteroidler in vitro ve in vivo leptin sentezini düşürmektedir. Bu yanıt obeslerde daha fazladır.
 
Yaş ağırlık ve vücut yağları benzer olduğunda kadınlar erkeklere göre daha fazla leptin üretmektedirler. Bu muhtemelen cinsiyete bağlı farklı yağ depolanmasına, dağılımına ve testesteronun leptin üzerindeki supresse edici etkisinden kaynaklanmaktadır.
 
Doğum esnasında kızlarda umblical kord kanındaki leptin konsantrasyonu erkeklerindekinden iki kat daha fazladır. Pulsatif leptin sekresyonu kadın seks hormonları ile koreledir. Bununla birlikte ovarian seks steroidlerinin etkilerine ilişkin uyuşmazlık vardır.
 
İNSÜLİN RESİSTANSI İLE İLİŞKİLİ ADİPOKİNLER
 
RESİSTİN
 
12.5 kDa ağırlığında sisteinden zengin adipositlerden sekrete edilen bir proteindir. (Fizz3 olarak da bilinir) Bu adipokinin TZD ile sentezi azaltılmaktadır. Resistin yağ dokusunda bulunan benzer molekül ailesinin bir üyesidir. Resistinin vahşi hayvanlara verilmesi insülin resistansını düşürmektedir. Ancak obese, insülin direncine sahip farelerde insülin sensitivitesini yeniden düzenlemektedir.
 
Morbit obes insanlarda, normal kilolu kontrollere göre adipoz doku örneklerindeki resistin mRNA düzeyi yükselmiştir. Bununla birlikte klinik ve deneysel bir çok araştırma resistinin obesite ve insülin resistansı arasında ilişkide major bağlantı olmayabileceği gösterilmiştir.
 
TÜMÖR NEKROZİS FAKTÖR
 
TNFa çeşitli immünolojik fonksiyonları ile multi potansiyel bir sitokindir. İlk başlarda tümör nekrozunun sebebi olarak ve kanser ve enfeksiyon gibi kaşeksiye sebep olan durumlarla ilişkili olabileceği şeklinde tanımlanmıştır.
 
Obes kişilerde TNFa ve reseptörler (TNFR1 ve TNFR2) adipositlerde ve stromavasküler hücrelerde artmış miktarda sentez ve sekrete edilirler. Bu otokrin etkileri obesite ve diabetes mellitusta insülin resistansına katkıda bulunmaktadır. TNFa yağ ve kas dokusundaki GLUT4 mRNA’yı sentezini azaltarak ederek insülin etkisini inhibe eder. Ayrıca insülin reseptörlerinin otofosforilasyonunu ve fosforilasyonunu insülin reseptör substrat-1’i düşürerek de azaltmaktadır. TNFR1’in lipolitik etkisi ile dolaşımdaki serbest yağ asitleri artmaktadır. TNFa insülin resistanslı hayvanlarda PPAR ligandlarını bloke ederek lipolize neden olur. Erkeklerde TNFa konsantrasyonu ağırlık kaybı ve TZD ile tedavi ile düşmektedir. TNFa kullanımı hipoglisemi olmaksızın hiperinsülinemiye sebep olmaktadır.
 
TNFa ‘nın hipotalamus üzerinde de önemli etkileri vardır. Ratlarda intravenöz veya intraserebroventriküler TNFa enjeksiyonu CRH yoluyla ACTH sekresyonunu stimüle eder. TSH sekresyonunu ise inhibe eder.
 
Böylece, TNF apoptozis ile adiposit yıkımını kolaylaştırarak lipogenesizi inhibe ederek ve lipolizi arttırarak obesite üzerinde net anlamda koruyucu etkisi olduğu gibi görünmektedir.
 
 
INTERLÖKİN-6
 
Erkeklerde dolaşımdaki IL-6’nın % 30’u adipoz dokudan oriijin almıştır. Visseral yağ dokusundaki konsantrasyonu subkutanoz yağ dokusundaki konsantrasyonundan yüksektir. Obesite ile yükselmekte, TNF ve IL-1 ile de stimüle olmaktadır.
 
Artmış seviyeleri artmış koroner arter hastalıkları, atheroskleroz ve anstabil anjina ile ilişkilidir. IL-6 karaciğerde CRP, fibrinojen, haptoglobin gibi akut faz reaktanlarının yerine primer akut faz reaktanıdır. Bu da hiperkoagülibiteye katkıda bulunmaktadır.
 
Önemli bir nokta IL-6’nın endoteliyal adhesion moleküllerinin salınımını arttırmasıdır. Ayrıca GLUT-4’ü inhibe ederek insülin sensitivitesi, hepatik glikojenezis ve lipoprotein lipaz üzerine zıt etki göstermektedir. Sonuç olarak görülen lipoliz non esterifiye yağ asitlerini arttırmakta ve bu da NO’e bağlı endoteliyal vazodilatasyonu engellemektedir.
 
IL-6 reseptörleri hipotalamusta bulunurlar. IL-6 CRH ile prostaglandin sentezini ve salınımını arttırarak thermogenezisi satiely’i (doygunluk?) stimüle ederler. IL-6’nın obesite ve tromboembolik komplikasyonlar arasındaki ilişkide bağlantısı olup olmadığı araştırılmaktadır.
 
ADIPOSİT PROTEİNLERİ VE LİPİD METABOLISM
 
ADİPSİN
 
Adipsin (ADIPosyte-trypSIN) 24 kDa ağırlığında adipositlerden sekrete edilen bir proteazdır ve insan complement D ile (closely) homoloji gösterir.
 
Bu proteaz acylation stimulating protein (ASP) sentezi için gereklidir. ASP lipogenezis için önemli bir mediyatördür. Adipsin konsantrasyonu obes kemirgen modellerinde düşük olmasına karşın, paradoksal olarak aşırı adipositli insanda seviyeleri artmıştır. Örneğin; obese Pima hintlilerinin serum adipsin düzeyleri obese olmayan kontrol grubuna göre % 45 daha yüksektir.
 
Anorexia nervosalı deneklerde adipsin düzeyi düşüktür ve besin alımına başlanmasıyla tekrar yükselmektedir. İnsülin stimulated adipsin ADP-ribosylation faktör 6 (ARF6) ile ilişkilidir. Adrenektomili ob/ob micelerde sirkülasyondaki adipsin seviyeleri yükselmektedir ve kortikosteron replasmanı bu değişikliği geriye döndürmektedir. Adipsin sekresyonu hayvanlarda sempotomimetik ajanlarla da stimüle olmaktadır.
 
ASİLASYON STIMULATING PROTEIN (ASP) 
 
ASP 76 aminoasidli bir proteindir ve yağ asidi kullanımını ve trigliserid esterifikasyonunu stimüle etmektedir. Adipsin yağ hücrelerinde sentez edildikten sonra stromaya sekrete edilir ve burada ASP’ye çevrilir. Omental dokuda adipsin düzeyinin subkutanöz adipoz dokudan daha yüksek olduğunun gösterilmesine karşın ASP ile ilgili bir veri henüz bildirilmemiştir. 
 
Retinoik asit (Transthyrelin ve şilomikronlar tarafından retinil esterler şeklinde transfer edilirler) C3 genini stimüle eder ve bu da postprandiyal ASP artışına yol açar. Koroner arter hastalarının ¼’ü yüksek konsantrasyonda ASP’ye sahiptir.
 
ASP-knockout farelerde, postprandiyal trigliserid klerensi gecikmiştir ve ağırlık kazancı düşmüştür. İnsüline benzer şekilde ASP glukoz transporter veziküllerinin yağ dokusu ve kas hücre membranlarına hareketini arttırır ve diaçilgliserol/protein kinaz yolunu aktive eder. Bu da yağ asidi ile trigliserid sentezinde kullanılan gliserol-3-fosfat sentezi için gerekli glukoz substratı sağlar. Böylece ASP defisiti postprandiyal yağ asitlerinin artışına, azalmış ağırlık kazancına ve azalmış trigliserit sentezine yol açar.
 
AQUAPORIN ADIPOSE (AQPap)
 
AQPap adipose spesifik bir gliserol kinaz genidir ve özellikle uniloküler adipose dokuda bol miktarda ekspresse olmaktadır. AQPap gliserolün hepatik glikoneogenezise girişini kontrol ederek glukoz homeostasini regüle eder. Vahşi tip micelerde, AQPap ekspresyonu açlık esnasında artmıştır ve tekrar beslenmeyle azalmaktadır. AQPap TZD verilen micelerde adipose dokuda artmaktadır.
 
ADİPOKİNLER VE HOMEOSTAZİS
 
PLAZMİNOJEN AKTİVATÖR İNHİBİTÖR-1 (PAI-1)
 
Karaciğer ve adipoz dokuda sentez edilen PAI-1 doku tipi plazminojen aktivatör aktivitesini inhibe ederek trombüs oluşumunu regüle eder. Serum PAI-1 konsantrasyonu visseral adiposit kısmına bağlı olarak artar. Omental doku aynı deneklerde subkutnoz dokudan anlamlı olarak daha fazla PAI-1 sekrete etmektedir.
 
PAI-1 seviyeleri koroner arter hastalarında ve takiben miyokardiyal infarktüste artmış olarak bulunmaktadır. Seviyeleri diyet, excersiz, kilo kaybı ve metformin alımı ile düşmektedir.
 
ADİPOSİT RENİN ANJİOTENSİN SİSTEM
 
Adiposit renin anjiotensin sistemi (RAS) adiposit diferansiyasyonu ve lipid depolanması üzerinde parakrin, otokrin etkileri yolu ile yağ hücresi büyüklüğünü ve enerji depolanmasını regüle etmektedir.
 
Anjiotensinojen (ATG), renin, anjiotensin converting enzim (ACE), anjiotensin II (Ang2) ve reseptörler (AT1, AT2) ve non-renin anjiotensn kimazlar olan katepsin D, katepsin G ve tonin adipoz dokudan ekspresse edilmektedirler.
 
Plazma AGT, renin, ACE aktivitesi BMI ile pozitiv korelasyon gösterir. Adipose doku AngII prostasiklin (PGI2) etkisi aracılığıyla preadipositlerden adipositlere terminal diferansiyasyonu ve adipoz dokuya kan teminini kontrol eder. Adipoz doku AGT adiposit vasküler resistans üzerinde de etkilidir. Ancak lipogenezisi düşürererek yağ kütlesi üzerinde negatif bir regüle edici etkiye sahiptir.
 
AngII ve AGT reseptörleri visseral dokuda subkutanoz dokuya göre hem obeslerde hem de non-obeslerde yüksek konsantrasyonda bulunmaktadırlar. Glukokortikoid varlığında insülin, beta adrenerjik stimülasyon ve nütrisyonel değişiklikler AGT gen ekspresyonunu ayarlar. Adiposit renin anjiotensin sisteminin obesite ile hipertansiyon arasındaki ilişkideki rolü araştırılmaktadır.
 
DİĞER ADİPOSİT PROTEİNLER
Metallothionein adiositlerden sekrete edilen düşük moleküler ağırlığa sahip metal bağlayıcı bir proteindir. Fonksiyonunun yağ asitlerini oksidasyondan korumak olduğu sanılmaktadır. Metallothionein genleri (MT-1 ve MT-2) adipoz dokunun diferansiyasyonunun erken aşamasında ekspresse edilirler. İn vitro şartlarda MT-1 transkripsiyonu dexametazon, forskolin ve bromo-cAMP ile ve daha düşük düzeyde de insülin ve leptin ile stimüle olmaktadır.
FIAF (Fasting-Induced Adipose Factor) adipositlerden sentezlenen bir proteindir bir proteindir ve kalori eksikliğinde yükselir ve peroxisome proliferation activated receptor (PPAR) ile etkileşime girer. 
Lipoprotein lipaz, kolesteril ester transferaz, apolipoprotein E, retinol bağlayıcı protein, 11-hidroksisteroid dehidrogenaz ve aromataz lipid metabolizması için önemli diğer adiposit proteinleridir.
 
Obesitenin insülin resistansı, hipertansiyon ve endoteliyal hastalıklara hangi mekanizmayla yol açtığı konusu cevap bekleyen en önemli araştırma konularından biridir. Adiposit sinyal proteinlerinin fonksiyonu ve regülasyonu, adipositlerin diferansiyasyonu ve vücut yağ dağılımının kontrlü hakkında yapılan araştırmalar obesite ve obesitenin sebep olduğu hastalıkların tedavisi açısından önemlidir. 

 

Serum Adiponektin üzerine bir araştırma sonucu (0)

SERUM ADİPONEKTİN SEVİYESİNİN GLİSEMİK KONTROL  ÜZERİNE ETKİSİNİN DEĞERLENDİRİLMESİ
(İÇ HASTALIKLARI UZMANLIK TEZİ)
Dr. Mustafa CANHOROZ
İSTANBUL 2005
 Son zamanlarda yapılan çalışmalar yağ dokusunun sadece bir enerji deposu değil aynı zamanda aktif endokrin organ olduğunu göstermiştir. Beyaz yağ dokusu, ihtiyaç fazlası enerjiyi trigliserit halinde yağ hücresinde depolar ve ihtiyaç duyulduğunda hızla dolaşıma verebilir. Yağ dokusu vücutta en büyük enerji deposudur ve enerjinin yağ hücresinde depolanması ve salgılanması hormonal sinyallerle (insülin, katekolaminler, glukokortikoitler gibi) kontrol edilir. Yağ hücresinden leptin, resistin, tümör nekrozis faktör-a (TNF-a), adiponektin, adipsin, interlökin-6 (IL-6), plazminojen aktivatör inhibitör-1 (PAI-1), transforming büyüme faktörü-a (TGF-a), anjiyotensinojen, asilation-stimüle edici protein (ASP), insülin benzeri büyüme faktörü (IGF-I), prostaglandin I2 (PG I2), prostaglandin F2a (PG F2a) gibi çok sayıda madde salgılandığı saptanmıştır. Leptin, enerji homeostazisini düzenler ve vücut yağ dokusu hakkında hipotalamusa bilgi verir. Resistin, insülin direnci ve periferik doku insülin hassasiyeti ile ilgili olabilir. TNF-a, insülin reseptör sinyaline karışır ve obezlerde insülin direnci gelişimine neden olur. Adiponektin, ailevi hiperlipidemi patogenezinde yer alır ve insülin direnci ile ilişkilidir.
             Yağ dokusu salgıladığı bu ürünleri ile vücutta birçok sistemin fonksiyonunu etkiler. Yağ hücresi pasif bir hücre değildir, aksine günlük enerji alımına bağlı sürekli hacim değişkenliği gösteren, ekstrasellüler sıvıya sitokin, hormon salgılayan bir hücredir. Yağ hücresi bu salgı ürünleri ile endokrin, parakrin ve otokrin yolla diğer hücrelerle haberleşir, hormonlar ve sitokinlere membran reseptörleri aracılığı ile yağ asidini kana vererek, yağ asitlerini hücre içine alarak depolama ve hormon, sitokin salgılayarak cevap verir.

Adiponektin, yağ hücresinden insülin stimülasyonu ile salgılanan, kollegen VIII ve kompleman C1`e benzeyen, bir hormondur. Plazmada 2-25 p,g/mL kadar bulunan adiponektin salgılandıktan sonra plazmada kollegen I, III, V`e bağlanır, II ve IV`e bağlanmaz. Adiponektin endotelyal adezyon moleküllerinin VCAM-I, ICAM-I ve E-selektin ile ilişkisini inhibe eder ve inflamatuar sitokinler (TNF-a gibi) ile ilişkiyi tetikler. Obezlerde ve insülin direnci gelişenlerde plazma seviyesi düşüktür. İn vivo koşullarda, kronik uygulamalarda, Adiponektin enjeksiyonlarının plazma serbest yağ asidi miktarını azalttığı görülmüştür. Adiponektinin insülin direncini birçok dokuda düzelttiği de saptanmıştır. İnsülin direnci gelişmiş kemirici hayvanlarda intravenöz adiponektin enjeksiyonları insüline hassasiyeti düzeltir. Adiponektin üretimi PPARy agonistleri ile uyarılır.
Tip 2 diyabetik hastalar, belirgin olarak artmış aterosklerotik risklere sahiptirler. Diyabetik popülasyonda ölümcül bir koroner kalp hastalığı geçirme riskleri neredeyse daha önce myokard enfarktüsü geçirmiş olanlar kadardır. Bu artmış risk; hiperglisemi, dislipidemi ve artmış inflamasyonla bağıntılıdır. Sadece yağ dokuları tarafından sentezlenen adiponektinin tüm bu mekanizmalarda rol aldığı düşünülmektedir. Adiponektin, insülin etkisi ve rezistansı üzerinde modülatör bir moleküldür ve tip 2 diyabet gelişimini önlemede etkindir. Bunun yanında antiinflamatuvar etkileri de saptanmıştır. Ayrıca lipid metabolizmasında da etkileri mevcuttur, kısmen artmış HDL düzeyleri ve azalmış trigliserit düzeyleri ile bağıntılıdır. Daha önce yapılan çalışmalarda adiponektinin antiinflamatuvar özelliklerinin diyabetik hasta gruplarında kan yağları ve glisemi üzerindeki etkileri fazlaca araştırılmamıştı.
Bu çalışmada adiponektinin diyabetik hasta popülasyonunda glisemik kontrolde belirgin bir etkisi olup olmadığını araştırdık.(87-94)
GENEL BİLGİLER
DİYABETES MELLİTUS
Diyabetes mellitus; değişik sebeplere bağlı ve değişik komplikasyonlara yol açan,heterojen,bir grup karmaşık metabolik bozukluktur. İnsülin hormon sekresyonunun ve/veya insülin etkisinin mutlak veya göreceli azlığı sonucu karbonhidrat, yağ ve protein metabolizmasında bozukluklara yol açar. Hiperglisemi yaygın bir özelliğidir ve bu yüzden şeker hastalığı olarak da tanımlamak alışkanlık haline gelmiştir. Klinik olarak polidipsi, poliüri, polifaji, ağırlık kaybı gibi klasik belirtiler ve hastalığa özel retinopati, nöropati, nefropati gibi komplikasyonlar ile şüphe edilebilir ve tanınabilir. Doğru ve mantıklı tanı kriterlerinin belirlenmesindeki problemler, son yarım asırda tanımlanan kriterlerdeki büyük çeşitlilikten anlaşılabilir. Hastalığın sağlıklı popülasyonlarda taranması başka bir tartışmalı alandır ve diyabet gelişme riski olan insanları erken dönemde tanıyıp komplikasyonların önlenmesi amacını taşır. Bununla birlikte tarama yapılmasının yararlarına ait kanıtlar ikinci derecede önem taşımaktadır ve henüz ideal bir yaklaşım belirlenmemiştir.
Diyabetes Mellitus Tarihi
Diyabetes mellitus` a tarih yapraklarında ilk kez M.Ö. 1500 yıllarında Mısır papirüslerinde rastlanmıştır. Bu papirüslerde bol su içme ve aşırı idrara çıkma ile seyreden bir hastalıktan bahsedilmektedir. M.Ö. 5. yüzyılda Hint uygarlığında "Medhumeh" adı verilen, aşırı susama ve ağız kokusu ile birlikte "ballı idrarla" seyreden bir hastalıktan bahsedilmiştir. Bu hastalığa sahip kişilerin genelde şişman insanlar olduğu ve hastaların kuruyarak ve ağızlarının kokarak öldükleri belirtilmektedir. Hastalığa ilk kez diyabet adını
M.S. 130 - 200 yılları arasında yaşayan Kapadokyalı hekim Arataeus vermiştir. Dört ciltlik eserinde diyabeti "hastalık nemli vücut ve uzuvlardan oluşur. Salgılar böbrek ve mesane aracılığı ile dışarı atılır. Hastalardaki su yapımı asla kesilmez, fakat su kaybı bir bendin açılmış kapağı gibi sürer gider. Bir süre sonra zayıflama, daha sonra da ölüm gelir." diyerek tanımlarken diyabetle ilgili ilk önemli belgeyi hazırlamıştır. (1)
Büyük Türk-İslam alimi İbn-i Sina da şeker hastalığını M.S. 1000 yıllarında bugünkü tanıma yakın şekilde tarif etmiş, ve eserleri M.S. 1500 yıllarına kadar tıp okullarında ders kitabı olarak okutulmuştur.(2)
Thomas Willis 1600`lü yılların sonunda diyabetik hastaların idrarlarının tatlı olduğunu göstermiş ve hastalığa Diyabetes Mellitus adını vermiştir. Bundan bir yüzyıl sonra İngiliz Methew Dobson idrardaki tatlı tadı, kristalleştirerek tespit ettiği şekerin verdiğini göstermiştir. Aynı dönemde Pool ve Cawley kimyasal olarak idrarda şeker bulmuş ve idrardaki şekerin glukoz olduğunu kanıtlamışlardır. Fransa`da Claude Bernard diyabetik hastalardaki pankreasa ait muhtemel fonksiyonları, spekülasyonları ve bulguları değerlendirmiştir. Bernard, köpeklerde pankreatik kanalları bağlayarak veya kanallara yağ veya parafin enjekte ederek tüm salgıları engelleyebileceğini ve organın da atrofiye uğrayacağını göstermiştir. 1869 yılında "Pankreasın Mikroskopik Anatomisine Katkılar" isimli tezinde Paul Langerhans kendi adını taşıyacak olan pankreas hücrelerinden ilk kez bahsetmiştir. 1893 yılında Laguese, Langerhans tarafından tarif edilen adacıkların endokrin pankreas dokusu oluşturabileceğini düşünmüş ve bu dokulara Langerhans adacıkları ismini vermiştir.(3)
1921 yılında Banting ve Best pankreas ekstrelerinin diyabetik köpeklerde yüksek glukoz düzeylerini düşürdüğünü göstermişlerdir. 1922 yılında Leonard Thompson adında Kanadalı bir doktor ilk kez pankreas ekstresini bir insanda kullanarak tarihe geçmiştir. İnsülinin moleküler yapısı 1955`de Sanger tarafından gösterilmiş ve bu buluşu kendisine
Nobel ödülünü kazandırmıştır. Profesör Collip, keşfedilen insülini ilk defa saflaştıran kişidir. Bu insülin kısa tesirli idi ve günde birkaç kez enjeksiyon gerekiyordu. 1936 yılında Hagedorn kristalize insüline protamin ilave ederek ilk defa uzun etkili insülinlerden birini buldu. 1972`de saf insülinler piyasaya sürüldü. İnsülin tedavisinde metabolik kontrol sağlayabilen yöntemin endojen insülinin fizyolojik salınımını en iyi taklit edebilen yöntem olduğunun 1993`de saptanması ile beraber intensif insülin tedavisinin diyabetik komplikasyonları önlemede ve geriletmede daha başarılı bir uygulama biçimi olduğu ortaya konmuştur.
1926`da Frank tarafından yapılan ilk çalışmalardan sonra Biguanidler konusundaki araştırmalar yoğunlaşmıştır. 1942`de sülfanamidlerin hipoglisemik etkisi bulunduktan sonra sülfanilüre türevleri tıp dünyasına girmiştir.
1980`li yıllardan sonra başlayan pankreas adacık transplantasyonu, yapay pankreasın bulunması, ve de diyabetin etyopatogenezinde immünitenin bulunması ve immünsüpresif tedavilerin geliştirilmesi yeni bir çığır açtı. Çok kısa etkili rekombinan insülin olan Lys-pro`nun ve çok uzun etkili geralgine insülinin günlük kullanıma girmesinden sonra günümüzde halen çalışmaların ağırlık noktası oral insülin, immünoterapi ve pankreas transplantasyonu olarak görülmektedir.
Diyabetes Mellitus`un Tanısı
Diyabetin tanısı için belirli sınırlar oluşturulmasının birkaç yolu düşünülmüştür. Genellikle diyabet tanısı, kan şekerinin normal, sağlıklı bir toplum için tanımlanmış olan sınırın dışında olması veya klinik ve diyabete bağlı patolojilere yol açan kan şeker düzeyi ile konulurdu. İlk olarak ikinci seçenek tercih edilmiş ve altın standart olarak retinopati kullanılmıştır. Bunun sebebi, diğer komplikasyonlarla karşılaştırıldığında, tanısının daha kolay konabilmesi ve diyabete özgü olmasıydı. Birkaç çalışma, geniş nüfus tabanlı örneklerde glukoz değerlerine göre retinopatinin görülme sıklığını belirlemiştir(6). Bu çalışmalarda görülmüş ki, glukoz değerleri 110 mg/dl ve 126 mg/dl olan grupta retinopati prevalansı artmaktadır.
Özellikle tip 2 diyabette, kardiyovasküler hastalıklar, diyabete özgü komplikasyonlardan daha fazla morbidite ve mortaliteye yol açmaktadırlar. Bu yüzden diyabetin kan şekeri ile retinopati arasındaki ilişkiden çok, sonrasında oluşan kardiyovasküler problemler ile olan ilişki temelinde tanımlanması mantıklıdır (7). Diyabetin klasik olarak tanı konduğu değerlerin bir hayli altında risk artmaya başlar ve eşik değerinin etkisi konusunda sağlam deliller yoktur(7,8).
Retinopati oluşumu göz önüne alınırsa, bu komplikasyonun görülme sıklığının, açlık plazma glukozunun 140 mg/dl olduğu durumlarda arttığı gözlenmiştir(9). Fakat bu konuda yapılan yeni çalışmalarda bunun doğru olmadığı ve retinopati gelişmesinin gerçekte 120 mg/dl ve 126 mg/dl arasındaki açlık plazma glukoz düzeyleri ve glukoz yüklemesinden sonraki ikinci saatteki 200 mg/dl` den fazla olan plazma glukoz düzeyleri ile ilişkili olduğu gösterilmiştir.(10,11)
Artık dünyada yaygın olarak kullanılan diyabet tanı kriterleri Amerikan Diyabet Birliği (ADA) tarafından belirlenmiştir. Buna göre diyabetes mellitusun en basit tanısı açlık glisemisinin venöz plazmada en az iki ardışık ölçümde 126 mg/dl veya daha yüksek olması ile konur. Yine günün herhangi bir saatinde açlık ve tokluk durumuna bakılmaksızın randomize venöz plazma glisemisinin 200 mg/dl` nin üzerinde olması ve poliüri, polidipsi, polifaji, zayıflama gibi diyabetik semptomların oluşu ile de tanı konulabilir (11)(Tablo 1).
Tablo 1. Diyabetes Mellitus Tanı Kriterleri (ADA)
1. Diyabet semptomları ve >200 mg/dl randomize plazma glukoz düzeyi:
Günün herhangi bir saatinde öğüne bakılmaksızın ölçülen plazma glisemi değeri; Poliüri; polidipsi; Polifaji; Açıklanamayan ağırlık kaybı
2.      Açlık plazma glukoz düzeyi >126 mg/dl; en az 8 saatlik açlık sonrası
3.      Oral glukoz tolerans testi sırasında 2. saat plazma glukoz düzeyi 200 mg/dl
Açlık plazma glukoz düzeyi 110 mg/dl altında olan ve diyabet açısından yüksek risk taşıyan bireylerde belirli aralıklarla oral glukoz tolerans testi (OGTT) yapılarak bozulmuş glukoz toleransı veya diyabet aranmalıdır (12). Açlık kan şekeri tek başına tanı kriterlerini karşılıyorsa OGTT`ye gerek yoktur. Ayrıca bozulmuş glukoz toleransı tanısı varsa OGTT gerekir. ADA, açlık plazma glukoz düzeyi 110 mg/dl ile 126 mg/dl arasındaki değerler için bozulmuş açlık glukozu adını verdiği yeni bir tanımlama önermiştir. (Tablo 2)
Tanı kriterleri içerisinde yer almayan glikolize hemoglobin (HbA1c), diyabet tanısında kan şekerine karşı bir takım avantajlar sunar. Kişinin aç kalmasına veya OGTT için iki saat beklemesine gerek yoktur. Retinopati ile ilişkisi açlık kan şekeri veya iki saatlik tokluk şekeri kadar güçlüdür. Hem açlık hem de tokluk glukozunu yansıttığı için her ikisine karşı bir avantajı olabilir. Buna rağmen uygulamadaki standardizasyon ve mali problemler nedeni ile tanısal değerler üretmek henüz mümkün olmamıştır (11). Tablo 2. Glukoz toleransının sınıflaması
Açlık Plazma Glukozu
Normal < 110 mg/dl
Bozulmuş açlık glukozu > 110 mg/dl ve <126 mg/dl
Diyabet > 126 mg/dl OGTT sırasında 2. saat plazma glukozu
Normal < 140 mg/dl
Bozulmuş açlık glukozu > 140 mg/dl ve <200 mg/dl
Diyabet > 200 mg/dl_____________________________________________________
Diyabetes Mellitus`un Sınıflaması
İlk kez 1979 yılında Ulusal Diyabet Veri Grubu (NDDG) ve daha sonra da 1985 yılında Dünya Sağlık Örgütü (WHO) tarafından diyabetin geniş bir sınıflandırılması yapılmıştır (9,13). WHO` nun yaptığı sınıflama kliniksel olup aynı zamanda diyabeti terminolojik olarak insüline bağımlı (IDDM) ve insüline bağımlı olmayan (NIDDM) olarak da adlandırmıştır. Her iki grup diyabet heterojen olduğundan WHO sınıflamasının genel uygulanabilirliği sınırlıdır. Örneğin, özellikle yetişkinlerde etiyolojik, fenotipik ve klinik kriterlerin karışımına dayanarak IDDM ve NIDDM arasında açık ve tam anlamıyla birbirinden bağımsız olduklarını gösteren bir faklılık gözlenememiştir. Buna karşı her iki sınıflama, epidemiyolojik çalışmalarda ve hastaların tedavisinde klinik araştırma ayırımı için önemli ve gerekli yönergeleri sağlamıştır. Daha sonra ADA tarafından 1998 yılında önerilen yeni sınıflama ise etiyolojik olup, insüline bağımlı olan ve insüline bağımlı olmayan diyabet yerine tip 1 ve tip 2 diyabet terminolojisini de önermektedir. (Tablo 3)
Tablo 3. Diyabetes mellitus` un etiyolojik sınıflaması (ADA)
I-                   Tip 1 Diyabetes Mellitus (IDDM) A- İmmünolojik
B- İdiyopatik
II-                 Tip 2 Diyabetes Mellitus (NIDDM)
İnsülin direnci veya insülin salgı bozukluğu ağırlıklı nedendir.
III-              Diğer Spesifik Tipler

 

A- P Hücre fonksiyonunda genetik bozukluk
1-     Kromozom 12, HNF-1 Alfa (MODY 3)
2-      Kromozom 7, glukokinaz (MODY 2)
3-      Kromozom 20, HNF-4 Alfa (MODY 1)
4-      Mitokondriyal DNA
5-     Diğerleri
B- İnsülin etkisinde genetik bozukluk
1-     Tip A insülin rezistansı
2-      Leprechaunizm
3-      Rabson-Mendenhall sendromu
4-      Lipoatrofik diyabet
5-     Diğerleri
C- Egzokrin pankreas hastalıkları
1-     Pankreatit
2-      Travma/Pankreaktomi
3-      Neoplazm
4-      Kistik fibrozis
5-     Hemakromatozis
6-      Fibrokalkülöz pankreas
7-     Diğerleri D- Endokrinopati
1-     Akromegali
2-      Cushing sendromu
3-      Glukagonoma
4-      Feokromasitoma
5-     Hipertiroidizm
6-      Somatostatinoma
7-      Aldesteronoma
8-     Diğerleri
E- İlaç yada kimyasallara bağlı
1-     Vacor
2-      Pentadimin
3-     Nikotinik asit
4-      Glukokortikoidler
5-      Tiroid hormonu
6-      Diyazoksit
7-      Beta-adrenerjik agonistler
8-      Tiazidler
9-      Dilantin
10-Alfa-interferon
11-      Diğerleri F- Enfeksiyonlar
1-     Konjenital Rubella
2-      Sitomegalovirüs
3-      Diğerleri
G- İmmün diyabetin bilinmeyen formları
1-      Stiff-mann sendromu
2-      Anti-insülin antikoru
3-      Diğerleri

 

H- Diyabetle bazen birlikteliği olan genetik sendromlar
           Down Sendromu
            Klinefelter Sendromu
            Turner Sendromu
            Wolfram Sendromu
            Friedreich Ataksisi
            Huntington Koresi
            Laurence-Moon-Biedl Sendromu
            Miyotonik Distrofi
            Porfiria
                                                      Prader-Willi   Sendromu
    Diğerleri
IV- Gestasyonel Diyabetes Mellitus
Epidemiyoloji
Diyabetes mellitus, bütün toplumlarda ve ırklarda görülen bir hastalıktır. Türkiye` de diyabet prevalansı % 3,84, tip 2 diyabet prevalansı % 2,04, tip 1 diyabet prevalansı % 1,08` dir.(64)
Tip 1 diyabet çocukluk çağında ortaya çıkan kronik hastalıklar içinde en sık görülenlerinden biridir. Dünyada her yıl 50 000 yeni vakaya tip 1 diyabet tanısı konmaktadır. Beyaz ırkta 20 yaş altı çocuk ve gençlerde tip 1 diyabet insidensi binde 1-3 civarındadır.(16)
Tip 2 diyabet tüm dünyada en sık rastlanan diyabet formudur. Hastalık ilk yıllarda genellikle asemptomatik olduğu için gelişmiş ülkelerde bile, bilinen diyabetlilerin bilinmeyenlere oranı 2/1` dir.(24,30)
A.B.D.` de yapılan çalışmalarda 20-74 yaş grubu toplumda diyabet prevalansı % 6,6 bulunmuş ve bilinmeyen diyabet olgularının % 50 civarında olduğu bildirilmiştir. (24)
Tip 1 Diyabetes Mellitus (IDDM)
Tip 1 diyabet hastalarının insülin salgılama kapasiteleri azdır veya hiç yoktur; ve metabolik dekompanzasyon ve ölümü engellemek için dışarıdan insüline ihtiyaçları vardır. Genelde diyabet, daha önce sağlıklı, obez olmayan çocuklarda ve gençlerde günler içerisinde ortaya çıkar. Daha yaşlı gruplarda ise bu başlangıç daha yavaş olur. İlk incelemede tipik hasta genellikle hasta görünüşlüdür ve belirgin semptomları vardır (poliüri, polidipsi, polifaji ve kilo kaybı). Hatta bunlarda ketoasidoz saptanabilir. Tip 1 diyabetin yıllar süren semptomsuz preklinik dönemi olduğuna inanılmaktadır. Bu dönemde pankreasta beta hücreleri HLA, genetik faktörler ve çevre tarafından etkilenen bir otoimmün saldırıyla yavaşça yok edilmektedirler. Bazı hastalarda ise herhangi bir akut hastalık, preklinikten klinik döneme geçişi hızlandırabilir. İlk olarak metabolizmayı normale çevirmek için insülin tedavisi şarttır. Tedavi başlangıcını takiben, haftalar veya haftalar sürebilen balayı dönemi başlayabilir. Bu dönemde beta hücre fonksiyonunun kısmi düzelmesi ve akut hastalığın sebep olduğu insülin direncinin terse dönmesi, gerekli insülin dozlarında azalmaya yol açar. Bundan sonra insülin salgılama kapasitesi kademeli olarak yıllar içerisinde kaybolur. Tip 1 diyabetes mellitus bir otoimmün hastalıktır ve bu HLA birlikteliğiyle ve adacık hücrelerine karşı oluşmuş antikorlarla kanıtlanabilir. Bu hastalık diyabet popülasyonunun % 10 kadarını oluşturur (14,15).
Tip 1 diyabet iki ana kategoriye ayrılabilir: immünolojik ve idiyopatik diyabetes mellitus. İmmünolojik tip 1 diyabetes mellitusa pankreatik beta hücrelerinin otoimmün hücresel yıkılması sebep olur. Hastaların % 90` ından fazlasında tanı esnasında adacık hücresi otoantikorları, insülin otoantikorları ve glutamik asit dekarboksilaza karşı oluşmuş otoantikorlar saptanır ve bunlar beta hücreleri tamamen yok olduğunda kaybolurlar. Tip 1 diyabetin gelişmesinde dokuz kromozomun üstündeki en az 12 ayrı genetik lokus saptanmıştır. Çevresel faktörlerin de tip 1 diyabetin gelişmesinde önemli bir yeri olduğu anlaşılmış fakat kesin rolü henüz tanımlanamamıştır. En sık başlangıç dönemi çocukluk ve gençlik çağları olarak ve özellikle 30 yaşın altı olarak tespit edilmiştir. Bugünlerde Avrupalı diyabetiklerde % 10 gibi bir grubun yavaş gelişen tip 1 diyabete sahip olduğu, ve bunların klinik olarak sanki tip 2 diyabet hastasıymış gibi kliniklere başvurduğu ve gerçek tanıyı oral tedaviye cevap vermemeleriyle ve insülin ihtiyacına hızlı geçişle aldıkları anlaşılmıştır. İdiyopatik tip 1 diyabetes mellitus insülin eksikliği varlığı ile birlikte olan ve otoimmün beta hücresi yıkımının kanıtları olmadan saptanan tiptir. İnsülin sensitivitesi ölçüldüğünde normal saptanır. Bu diyabet formu daha sıklıkla Afrikalı Amerikalılarda gözlenmekle beraber genel görülme sıklığı bu popülasyonda dahi azdır. (17)
Diğer Spesifik Tipler
Bu kategori, birçok spesifik hastalığın, ilacın ve durumun sebep olduğu bir seri diyabetik sendromu kapsar (bkz. Tablo 3). Genetik araştırmalar, daha önce tip 2 diyabetin bir formu olarak gözüken MODY (maturity-onset diabetes of young) patogenezine yeni bakış açıları kazandırmıştır. MODY, değişik kromozomlardaki birçok genetik lokusun mutasyonlarıyla tariflenen beta hücre fonksiyonlardaki genetik bozukluklarla tanımlanır. En sık görülen formu olan MODY Tip 3, 12. kromozomda bulunan hepatosit nükleer faktör 1- alfa (HNF- 1a) adındaki transkripsiyon faktöründe oluşan mutasyonla ilgilidir. MODY Tip 2 ise 7. kromozom üzerinde bulunan glukokinaz genindeki mutasyonla ilişkilidir. Bütün bu durumlar, baskın otozomal bir şekilde geçerler. (14)
İnsülin etkisindeki genetik bozukluklara bağlı olarak oluşan ve sık görülmeyen diyabet tipleri de vardır. İnsülin reseptör mutasyonları ile birlikte görülen metabolik bozukluklar hiperinsülinemi ve hafif hiperglisemiden ağır diyabete kadar değişebilir.(18)
Birçok ilaç insülin salgılanmasını bozar. Bu ilaçlar diyabete neden olmazlar, sadece insülin direnci olan bireylerde diyabetin oluşmasını hızlandırırlar (19). Vacor ve intravenöz pentadimine gibi toksik maddeler ise beta hücrelerini kalıcı olarak tahrip ederler (20).
Bazı virüs enfeksiyonları diyabet ile ilişkili bulunmuştur. Konjenital rubella olan hastalarda HLA ve immün belirteçler bakımından tip 1 diyabet özelliği gösteren diyabet oluşmuştur. Ayrıca coxackievirüs B, cytomegalovirus, adenovirüs ve kabakulak virüsünün diyabet oluşmasına yol açtığı ileri sürülmüştür (21).
Down sendromu, Klinefelter sendromu, Turner sendromu gibi kromozom anomalilerinin olduğu birçok genetik sendrom diyabetinin artmış sıklığı ile birlikte olabilir.
Gestasyonel Diyabetes Mellitus
Gestasyonel diyabet terimi ilk kez gebelik sırasında oluşan veya saptanan bozulmuş glukoz toleransını tanımlamaktadır. Gebelikten önce bilinen diyabeti olan kadınlar gestasyonel diyabet olarak tanımlanamaz. Gestasyonel diyabet genellikle gebelikle ilgili insülin antagonistik hormonlarının tepe yaptığı ikinci veya üçüncü trimesterde ortaya çıkar. Doğumdan sonra her zaman olmamakla beraber, genellikle glukoz toleransı normale döner. Buna rağmen bu hastaların % 30 ila % 40` ında tip 2 diyabet 5 ila 10 yıl arasında gelişebilir. Nadiren hamilelik tip 1 diyabeti başlatabilir. Gestasyonel diyabet gebe kadınların hemen hemen % 2` sinde gelişmektedir. Hastalar genellikle hafif ve asemptomatik hiperglisemi ile seyretmelerine rağmen hiperglisemiye bağlı fetal morbidite ve mortaliteden korunmak için genellikle insülin ile sıkı bir tedavi gerekir(14).
WHO gebelerde OGTT yorumunun gebe olmayan erişkinlerdeki gibi yapılmasını önermekte, NDDG ise 100 gr glukoz ile 3 saatlik OGTT önermektedir. WHO ayrıca her gestasyonel diyabet olgusunda postpartum 3. ayda 75 gr glukoz ile OGTT yapılmasını önermektedir(22). ADA` ya göre gebeliğin sonlanmasından en az 6 hafta sonra glukoz toleransının; diyabet, bozulmuş açlık glukozu, bozulmuş glukoz toleransı veya normoglisemi olarak sınıflandırılması ve hastaların uzun dönem takibi gereklidir(23).
Bozulmuş Glukoz Toleransı ve Bozulmuş Açlık Glukozu
Bozulmuş glukoz toleransı (IGT) tanısı, 2 saat sonundaki glukoz konsantrasyonu 140 mg/dl ila 200 mg/dl olan sınırdaki hastalar için tanımlanmıştır. Bu hastalar tipik olarak normal veya hafif yükselmiş açlık plazma glukoz seviyesine sahip olmakla beraber sadece oral glukoz yüklemesi ile karşılaştıklarında belirgin hiperglisemi gösterirler. Yaklaşık olarak bozulmuş glukoz toleransına sahip kişilerin üçte biri 10 yıl içerisinde tip 2 diyabetes mellitus geliştirirler. Bozulmuş glukoz toleransı aynı zamanda metabolik sendrom X` in de bir parçasıdır ve aterosklerotik kardiyovasküler hastalık için bir risk faktörüdür. Normal popülasyonun açlık glukoz değerlerinin 110 mg/dl`nin üstünde olması pek sık görülmemektedir. Buna ek olarak 110 mg/dl` yi aşan açlık glukoz seviyeleri 1. faz insülin salınımının bozulması ve mikrovasküler ve makrovasküler komplikasyon gelişme riskinde artmayla ilişkilidir. Bu yüzden normal glukoz dengesi ve diyabet arasında kalan, bozulmuş açlık glukozu (IFG) adı verilen yeni bir tanısal kategori yaratılmıştır. Bozulmuş açlık glukozu olan kişiler 110 mg/dl ile 126 mg/dl arasında açlık kan şekerine sahiptirler. 1970` li yıllarda hafif derecede glukoz intoleransı olan hastalar, diyabetik olarak değerlendiriliyordu. Fakat yukarıda tanımlanan iki bozukluğun normal glukoz toleransı ile diyabet arasındaki ara metabolik bozukluklar olduğu gösterilmiştir. Her iki durumda da normal veya normalin üst sınırında glikolize hemoglobin düzeylerine rastlanır. Bunlar metabolik sendrom X ile ilişkili olduklarından tip 2 diyabet ve kardiyovasküler hastalıklar için risk oluştururlar(17,23).
Tip 2 Diyabetes Mellitus (NIDDM)
Tip diyabet tüm dünyada en sık rastlanan diyabet formudur. Hastalık ilk yıllarında genellikle asemptomatik olduğundan bilinen diyabetlilerin bilinmeyen diyabetlilere oranı 2/1 dır(24). Dünya Sağlık Örgütü ve epidemiyeloji otoritelerinin 1993 ve1995 yıllarında yapmış olduğu tahminlere dayanarak gelişmekte olan toplumlar başta olmak üzere dünyanın hemen her yerinde tip 2 diyabet epidemisinden bahsedilmektedir. Tahminlere göre 100 milyon civarındaki diyabet hasta sayısının önümüzdeki 10 yılın sonunda 200 milyona ve 21. yüzyılın ilk çeyreğinde ise 300 milyona ulaşması beklenmektedir(25). A.B.D.` de yapılan çalışmalarda 20-74 yaş grubu toplulukta diyabet prevalansı % 6,6 bulunmuş ve bilinmeyen diyabet olgularının % 50 civarında olduğu bildirilmiştir. Ülkemizde ise 1997-98 yıllarında yapılan "Türkiye Diyabet Epidemiyeloji Çalışması(TÜDEP)" e göre 20-80 yaş grubu diyabet sıklığı % 7,2 bozulmuş glukoz toleransı ise % 6,7 bulunmuştur(26,27).
Tip 2 diyabet genel olarak orta yaş grubu ve yaşlıların hastalığıdır. Bununla beraber bazı etnik gruplarda genç erişkin ve adolesan gruplarda da sıklığı artmaktadır. Ancak, bu son bahsedilen grubun erişkin yaşlarda görülen yavaş seyirli tip 1 diyabet olgularından ayrımının iyi yapılması gerekir.(15,28,29)
Tip 2 diyabette belirli risk faktörleri mevcuttur. İlk olarak tip 2 diyabet sıklığının yaşlanma ile paralel artış gösterdiği bilinmektedir. Diyabet-yaşlanma ilişkisi toplumdaki kümülatif insidense ve mortalite oranına bağlıdır. İkinci olarak monozigot ikizlerde tip 2 diyabetin % 90` a varan çok yüksek oranda konkordans göstermesi, hastalığın gelişmesinde genetik faktörlerin önemli ölçüde rolü olduğunu düşündürtmektedir. Amerika` da Pima yerlilerindeki diyabet sıklığının bu etnik grupların normal Amerikan toplumu ile karışmış olduğu topluluklara nazaran daha yüksek olduğu gösterilmiştir. Yine bir ailede birinci derece akrabalarda diyabet bulunması, diyabet riskini 2-6 misli arttırır. Ailedeki diyabetli birey sayısı arttıkça diyabet riski yükselir. Çeşitli etnik gruplarda tip 2 diyabetin bazı HLA grupları ile ilişkili olabileceği bildirilmiştir. Ayrıca Tablo 3` den de görüleceği üzere, bazı ailevi özel diyabet formlarında spesifik gen mutasyonları gösterilmiştir. Obezite, tip 2 diyabete sıklıkla eşlik eden bir metabolizma bozukluğu olmanın yanı sıra, kişide diyabet gelişeceğini belirleyen önemli bir risk faktörüdür. Pima yerlilerini inceleyen bir çalışmada beden kitle indeksi (BKİ) < 20 kg/m[1]ile BKİ > 40 kg/m2 olan insanlar karşılaştırıldığında her bin kişi için yıllık diyabet insidensinin 0,8` den 72` ye yükseldiği saptanmıştır. Toplumsal araştırmalar diyabet gelişme riskinin BKİ` den başka vücut yağ kitlesi artışı ile de paralel olarak arttığını ortaya koymuştur. Bu nedenle en azından bel çevresi veya bel/kalça oranı ile abdominal yağ kitlesi tahmin edilmelidir. Obezitenin yanı sıra sedanter yaşam biçiminin de tip 2 diyabet gelişmesinde önemli rol oynadığı bilinmektedir. A.B.D. ve Çin` de yapılan çalışmalarda, düzenli egzersiz yapan kişilerde diyabet görülme sıklığının azaldığı tespit edilmiştir(27,29-36).
Heterojen bir hastalık olan insüline bağımlı olmayan diyabetin patogenezinden, beta hücre fonksiyon bozukluğu, insülin direnci ve hepatik glukoz üretim artışı gibi üç ana metabolik bozukluk sorumludur. Hepatik glukoz üretim artışının primer bozukluk olduğunu gösteren bulgular azdır. İnsülin eksikliği ve/veya insülin direnci ise asıl nedeni oluşturur. Fakat NIDDM` in ortaya çıkışında insülin eksikliği ile seyreden beta hücre fonksiyon bozukluğundan (37) veya insülin direncinden (38,39) hangisinin primer olarak sorumlu olduğu güncel bir tartışma konusudur. Bunun yanında beta hücre fonksiyon bozukluğu ve insülin direnci arasında karşılıklı bir etkileşimin olduğu ve her ikisinin de patogenezde birlikte rol aldığı da ileri sürülmektedir(40). NIDDM` deki primer patolojinin beta hücre fonksiyon bozukluğu veya insülin direnci olmasında yaşın, etnik farklılıkların, şişmanlığın ve diyabetin heterojenitesinin kısmen de olsa belirleyici olduğu ileri sürülmektedir(41).
Yukarıda belirtilen tartışmalardan ayrı olarak son yıllarda NIDDM` in oluşmasında dördüncü bir görüş, primer bozukluğun hiperinsülinemi olduğu ve insülin direncinin hiperinsülinemiye bağlı olarak oluştuğu hipotezi ortaya atılmıştır. Bu hipoteze göre merkezi sinir sisteminde ventromedial hipotalamus, median eminans ve henüz tanımlanamayan bazı alanlardaki değişiklikler gıda alımı, termogenez ve sempatik sinir sistem aktivitesinin düzenlenmesinde rol alan nöropeptid Y ve/veya diğer nöro-regulatuar peptidlerin üretimini arttırarak vagus sinirini uyarmakta ve bu da insülin salgısını uyarmaktadır. Ayrıca sağlıklı bireylerde yapılan çalışmalarda kronik fizyolojik öglisemik hiperinsülineminin insülin direncine neden olduğu gösterilmiştir. Hiperinsülineminin hasta nonoksidatif glukoz kullanımını veya glikojen sentezini bozarak tıpkı NIDDM` de olduğu gibi insülin direncine yol açabileceği ileri sürülmektedir. Fakat tüm bunlara karşın NIDDM` in oluşmasında en önemli iki patogenetik faktör insülin eksikliği ve insülin direncidir(42,43).
Tip 2 diyabetin patogenezine bakıldığında ilk bozukluk beta hücre fonksiyon bozukluğudur. İnsülin direnci ile birlikte olsun veya olmasın, eğer mutlak bir insülin eksikliği varsa NIDDM kaçınılmazdır. İnsülin salgılanmasında bozukluğa yol açan etiyolojik faktörler Tablo 4` de sıralanmıştır(44).
Tablo 4. İnsülin salgılanmasında bozukluğa yol açan faktörler
4-      Düşük doğum ağırlığı (Thrifty fenotip hipotezi)
5-      Glikoz toksisitesi
6-      Amilin (Adacık amiloid polipeptid)
7-      Calcitonin-Gene-Related-Peptid (CGRP)
8-      İnkretinler (Glucagon like peptid-1, GİP, Galanin)
9-      Lipotoksisite
10-İnsülin salgılanma bozukluğunda genetik nedenler
fonksiyon kaybı başladığında insülin salgısı da giderek azalmakta ve diyabet ortaya çıkmaktadır. Prospektif çalışmalar insülin direnci olan bireylerde sonunda glukoz intoleransı veya tip 2 diyabetin geliştiğini göstermektedir. İnsülin direnci tip 2 diyabet ve obzitede sık görülmekle birlikte obez olmayan ve normal OGTT` si olan sağlıklı bireylerin % 25` inde ve esansiyel hipertansiyonlu hastaların da %25` inde insülin direnci saptanmıştır(45,46).
1988` de Reaven şişmanlık, diyabet, hipertansiyon, hiperlipidemi ve aterosklerotik kalp hastalıklarının tesadüften öte bir sıklıkta aynı hastada bulunmalarını gözlemleyip bunların aynı metabolik bozukluktan kaynaklandığını ileri sürerek insülin direnci, hiperinsülinemi, obezite, glukoz tolerans bozukluğu, hipertrigliseridemi, azalmış HDL kolesterol konsantrasyonu, hipertansiyon ve koroner hastalıktan oluşan insülin direnci sendromunu tarif etmiştir. Bunlar arasından özellikle insüline bağımlı olmayan diyabet, esansiyel hipertansiyon ve koroner kalp hastalığı, önemi giderek artan morbidite ve mortaliteden sorumlu olmakla beraber yine de insülin direnci ile bunlar arasındaki bağa ilişkin bir çok konu henüz açıklığa kavuşmamıştır(38).
İnsülin direncinin iyi bir şekilde tanımlanmamış oluşu klinikte kullanımını sınırlamaktadır. İnsüline karşı duyarlılık, normal glukoz toleranslı ve görünürde sağlıklı olan insanlarda bile çok geniş bir aralıkta (üç kat ile dört kat arasında) dalgalanmaktadır. Ayrıca insülin duyarlılığının önemli bir belirleyicisi olan vücut yağ oranı, olguların sadece üçte birinde insülin direnci ile ilişkili bulunurken intra abdominal yağ dokusu olguların büyük bir çoğunluğunda insülin direnci ile ilişkili bulunmuştur. Birçok kalıtsal ve edinilmiş faktör insülin duyarlılığını etkileyebilir. Bunlardan bazıları, örneğin cinsiyet kaçınılmazdır. Yine de bölgesel adipozite, iskelet kası kitlesi ve fizik kondisyon durumu ile bağlantılı bazı faktörler potansiyel olarak değiştirilebilecek özelliklerdir. Puberte ve gebelik (ikinci ve üçüncü trimesterler) ile ilgili hormonal değişmeler insülin gereksiniminde sıklıkla önemli artışlara neden olurlar. Yaşlanmanın insülin duyarlılığı üzerine etkisi tartışmalıdır.(38,47,48).
Tip 2 diyabette insülin direncinin gelişimi 4 dönemde incelenebilir. İlk dönem preklinik diyabet dönemidir(normoglisemik hiperinsülinemik dönem). Tip 2 diyabetin henüz klinik belirti vermediği bu döneminde beta hücre fonksiyonları nispeten normaldir. Fakat mevcut olan periferik insülin direnci normale göre daha fazla insülin salınarak aşılmaya çalışılır ve bu şekilde açlık ve tokluk kan şekerleri normal sırlar içerisinde tutulur. Açlık ve tokluk insülin düzeyleri ise yüksek bulunur. Bu döneme NIDDM` lerin birinci derece normoglisemik ancak insüline dirençli akrabalarında tanımlandığından, prediyabetik dönem adı da verilmektedir. Bu nedenle preklinik evre diyabetin sık görüldüğü ailelerin sağlıklı bireylerinde araştırılabilir. Amerika`daki Pima yerlilerinde ve Meksikalı Amerikalılarda bu dönemdeki insülin direnci belirgin şekilde gösterilmiştir.
İkinci dönem glukoz intoleransı olarak adlandırılır(postprandiyal hiperglisemik hiperinsülinemik dönem). Diyabet açısından genetik yüklülük ve de şişmanlık gibi yüksek risk grubunda olan bireylerde periferik insülin direncini aşmak için pankreas beta hücreleri üzerinde oluşan aşırı yük zamanla beta hücrelerinde bitkinliğe ve insülin salgısında azalmaya neden olunca glukoz intoleransı başlar ve bu durumda açlık glisemisi normal olduğu halde postprandiyal glisemi yükselir. Bu dönemde genellikle hiperinsülinemi devam etmekle birlikte periferdeki direnci aşabilecek düzeyde insülin salgılanamamaktadır. Bu dönemde tokluk insülin düzeyleri sağlıklı bireylere göre hala yüksek olsa bile birinci döneme göre bir hayli azalmıştır.
Daha sonraki dönem erken klinik diyabet dönemidir(hiperglisemik hiperinsülinemik dönem). Normal glukoz toleransı saptanan preklinik birinci dönem ve postprandiyal glukoz intoleransı saptanan ikinci dönemde açlık hiperglisemisi gelişmediğinden bu iki dönemi kompanse periferik insülin direnci dönemi olarak adlandırmak uygun olacaktır. İnsülin direncinin giderek artması ile kompansasyon bozulmaya başlar ve bu esnada karaciğerde glukoz yapımı artarak açlık plazma glisemisinin yükselmesine yol açar. Postprandiyal hiperglisemi yanında açlık glisemisinin henüz 140 mg/dl altında olduğu bu dönemde insülin salgısı daha fazla artmamaktadır.
Son dönem ise klinik diyabet dönemidir(hiperglisemik hipoinsülinemik dönem). Açlık plazma glisemisi 140 mg/dl geçince insülin salgısı azalmaya başlar. Fakat yine de insülin direnci devam eder. İnsülin direncinin zirvede olduğu bu dönemde giderek artan hiperglisemi insülin salgısı artışı ile kompanse edilmediği gibi glukoz toksisitesi nedeni ile beta hücreleri insülin salgısını daha da az salgılamaya başlar. Bu dönemdeki insülin direncinin ağırlaşmasında serbest yağ asitleri artışının da yani lipotoksisitenin de payı vardır(44).
İnsüline bağımlı olmayan diyabetes mellitus` lu hastaların çoğunda hem insülin eksikliği hem de insülin direnci bulunmaktadır. Bununla birlikte bu bozukluklardan hangisinin hastalığın primer nedeni olduğu son derece tartışmalıdır. Bu karışıklığa yol açan en büyük nedenler obezitenin varlığı ve tip 2 diyabetin heterojenitesidir. Gerçekten de obezitenin kendisi, oluşturduğu insülin direnci ve hiperinsülinemi ile beta hücre fonksiyonlarını olumsuz olarak etkileyebilmektedir. Yine insülin eksikliği veya insülin direncinin ön planda olduğu bir takım alt tiplerin tanımlanmasından dolayı diyabetin heterojen bir hastalık olduğunun gösterilmesi de bu karışıklığı büsbütün arttırmaktadır. Bu yüzden tip 2 diyabetin oluşmasında insülin direnci ve genetik olarak programlanmış pankreatik beta hücresi disfonksiyonunun birlikte rol aldığı ve böylelikle aralarındaki karşılıklı etkileşimin daha önemli olduğu bir çok araştırıcı tarafından yoğun olarak araştırılmıştır. Birinci faz insülin salgısının kaybı ve insülin pulsatilitesinin bozulması gibi insülin salgısında kalitatif anomaliler, insülinin dokularda oluşturacağı etkiyi bozarak doğrudan insülin direncine yol açabilir. Ayrıca insülin eksikliği altta yatan insülin direncini şiddetlendirmektedir. İnsülin direnci de insülin eksikliğine yol açabilmektedir. Uzun süreli belirgin hiperglisemi sonrası oluşan glukoz toksisitesinin beta hücre fonksiyonları üzerine olumsuz etkisi sonucu insülin salgısı azalmaktadır. Plazma glukoz düzeylerindeki ilerleyici artışın, hiperglisemi sırasında kolayca gösterilen beta hücre fonksiyonundaki ilerleyici bozulmanın sonucu olduğu düşünülmektedir. Yoğun insülin tedavisi ile in vivo olarak insülin duyarlılığının belirgin şekilde düzeltilmesi bunu kanıtlamaktadır(40,49).
Tip 2 diyabetin patogenezindeki üçüncü ana metabolik bozukluk artmış hepatik glukoz üretimidir. Hepatik glukoz üretimindeki artış açlık kan şekerinin artmasına yol açar. Hatta açlık hiperglisemisinin tamamının karaciğer glukoz yapımındaki artışa bağlı olduğu kabul edilmektedir. Artmış hepatik glukoz üretimi açlık glukoz düzeyi ile pozitif ilişkilidir. Karaciğerden glukoz yapımı glikojenolizis ve glukoneogenez yoluyladır. Hepatik glukoneogenezdeki artışın kesin mekanizması bilinmemekle beraber insülin eksikliği, hepatik insülin direnci, hiperglukogonemi, laktat, amin, gliserol gibi glukoneogenetik prekürsörlerin artışı glukoneogenezi arttırır.
Glukoneogenetik enzimleri kodlayan genlerin diyabet patogenezindeki rollerini araştırmak için yeni olarak birçok çalışma başlatılmıştır. Hepatik glukoz üretiminde glukoz-6- fosfataz da önemli rol oynar. Glukoz-6-fosfatazın aktivitesi çeşitli hormonlar tarafından düzenlenir. İnsülin glukoz-6-fosfatazın katalitik subünitesinin mRNA miktarını azaltarak aktivitesini baskılar. Yapılan genetik çalışmalarda glukoz-6-fosfataz gen promoterinde herhangi bir mutasyon/polimorfızme rastlanılmamıştır. Glukagon ve kortikosteroidler bu enzimin aktivitesini arttırırlar. Hepatik glukoneogenez artışının diyabetiklerde primer bozukluk olduğunu gösteren pek az bulgu vardır. Bu faktörün sekonder olay olduğu ancak glukoz toksisitesini daha da arttırdığı düşünülmektedir.(50,51)
Diyabetes Mellitus` un Kronik Komplikasyonları
Diyabetes mellitusun akut metabolik komplikasyonları ve kronik komplikasyonları vardır. Akut metabolik komplikasyonları arasında; diyabetik ketoasidoz ve ketoasidoz koması, hiperozmolar nonketotik diyabet koma, laktik asidoz koması ve daha çok bir tedavi komplikasyonu olarak oluşan hipoglisemi koması sayılabilir. Diyabetes mellitus` un değişik organ ve sistemlerde oluşturduğu değişiklere ise diyabetin kronik komplikasyonları (nöropati, nefropati, retinopati) ve makrovasküler komplikasyonlar (ateroskleroz ve sekellleri, felç, myokard enfarktüsü, kangren) ana başlıkları altında toplanmaktadır. Patogenezinde hem mikro, hem de makrovasküler hastalığın bulunduğu diyabetik ayak da, her iki patolojiyi de bulundurduğundan, önemli bir morbidite nedenidir.
Periferik sinir hastalığı, tanıdan 25-30 yıl sonra diyabetli olguların yaklaşık % 50` sinde görülmektedir. Tip 1 ve tip 2 diyabetes mellitus` da görülen nöropatinin klinik özelliklerinin birbirine benzemesi, bu komplikasyonun gelişiminde insüline karşı doku direncinden ziyade hipergliseminin rolü olduğunu düşündürmektedir. Diyabetik periferik nöropati simetrik ve asimetrik sendromlar olmak üzere ikiye ayrılır. Simetrik sendromlardan en sık görüleni sensitif (duyusal-"sensory") polinöropatidir. Sensitif polinöropati genellikle sinsi başlar. Fakat sık olarak stres, enfeksiyon ve insülin tedavisine başlanması gibi tetik çekici bir etken bulunur. Sensitif nöropatinin kalın lif tipinde bulgular dokunma ve vibrasyon duyularında azalma, distal reflekslerin kaybı ve sensory ataksidir. Buna karşın ince lif tipinde hiperestezi ile birlikte derin yakıcı ağrı vardır. Çok az olan fizik belirtiler genellikle uçlarda ağrı ve ısıya duyarsızlık ile sınırlanmıştır. Derin tendon refleksleri korunmuştur. Psödosyringomyeli durumunda hastada ince lif kaybına bağlı ağrı ve ısı hissi kaybı, nörotropik eklemler, ayak ülserleri, fark edilmeyen kesik ve yanıklar olur. Asimetrik sendromlarda karpal tünel sendromu, peroneal nöropatiye bağlı düşük ayak, radyal nöropatiye bağlı düşük bilek, 3., 4. ,6. ve 7. kranyal sinir paralizileri sık görülür. Diyabetik disotonomide de postural hipotansiyon ve senkop, vagal etki kaybına bağlı kalp hızı bozuklukları, vaza nervorum disfonksiyonuna bağlı ödem, disfaji (özafagus atonisi), gastrik atoni, ve reflü, safra kesesi atonisi, gece diyaresi veya konstipasyon, mesane atonisi ve inkontinans, impotans, anhidrozis, poikilotermi, sıcak intoleransı, postprandiyal hiperanhidrozis, pupiller, lakrimal ve respiratuvar bozukluklar görülmektedir(52,53).
Diyabetik nefropati, gelişmiş ülkelerde son dönem böbrek hastalığının en sık nedenidir. İnsüline bağımlı diyabetes mellitus (IDDM) olgularının % 30-50` sinde, insüline bağımlı olmayan diyabetes mellitus (NIDDM) olgularının da % 20-25` inde (proteinüri şeklinde) görülmektedir. Böbrek yetmezliği NIDDM olguların ancak % 5-10` unda gelişir. Nefropatinin neden bazı hastalarda görülmediği bilinmemekle birlikte, bazı risk faktörleri saptanmıştır. Bunlar; kötü glisemik kontrol, ailede böbrek hastalığı anamnezi, ailede hipertansiyon anamnezi ve kırmızı küre sodyum-lityum zıt transport hızında yüksekliktir(hipertansiyon eğilimi belirleyicisi). Diyabetik nefropatinin ilk belirtisi mikroalbuminüridir(idrarla günde 30-300 mg albümin çıkarılması). Bu dönemde alınacak önlemlerle böbrek hasarının ilerlemesi durdurulabilmektedir. Halbuki aşikar proteinüri döneminde yapılan tedaviler, böbrek hastalığının ilerlemesini ancak yavaşlatabilir. Patogenezle ilgili bilgilerin ışığı altında, diyabetik nefropatinin önlenmesi, tedavisi ve böbrek yetmezliğinin geciktirilmesi için alınabilecek başlıca önlemler şunlardır: hastanın mikroproteinüri döneminde saptanması, hipertansiyonun tedavisi, uygun glisemi regülasyonu, diyetin protein içeriğinin uygun sınırlarda tutulması(54).
Hipertansiyon, diyabetik nefropatinin ilerlemesini hızlandıran en önemli etkendir. Ayrıca, hipertansiyonun tedavisi gerek mikroalbüminüri, gerek aşikar proteinüri döneminde idrarla protein atılımını azaltmakta, mikroalbüminüri döneminde ise glomerüler filtrasyon hızını da korumaktadır. Düzenli olarak izlenen hastada zaman içinde kan basıncında hafif bir yükselme, kan basıncı normal sınırlar içinde de olsa antihipertansif tedavinin başlaması için bir endikasyondur. Tedavi ile kan basıncı daha önceki düzeyine getirilmelidir. Hastanın önceki kan basıncı bilinmiyorsa, hekim sistolik kan basıncını 120-130 mmHg, diyastolik kan basıncını da 80-85 mmHg arasında tutmalıdır. Kan basıncının düşürülmesine yönelik farmakolojik olmayan önlemler arasında kilo verilmesi (zayıflama ve fizik egzersiz) vardır. Bunlar kan basıncını düşürücü etkileri yanında daha başka yararlara da sahiptir. NIDDM olgularında insüline direnci azaltırlar; plazma insülin konsantrasyonunu düşürür. LDL- kolesterol ve trigliserid düzeyini azaltır; HDL-kolesterol düzeyini arttırırlar. Her ne kadar hastaların haftada 3-4 gün; her seferinde 30-45 dakika süreyle maksimal egzersiz kapasitelerinin % 30-40` ı oranında egzersiz yapmaları önerilse de az da olsa yapılan egzersiz hiç yapılmamasından iyidir. Diyabetik olgularda kullanılacak antihipertansif ilaçlar hem etkin olmalı hem de istenmeyen metabolik etkileri olmamalıdır. Bu bakımdan anjiotensin dönüştürücü enzim (ACE) inhibitörleri, kalsiyum kanal antagonistleri birinci seçenek ilaçlardır. Klonodin, alfa 1 adrenerjik antagonistler (prazosin, doksazosin, terazosin) ve hidralazin de yukarıda ki tanıma uygun ilaçlardır ve kan basıncı birinci seçenek ilaçlarla kontrol altına alınamıyorsa, tedaviye eklenebilirler. Renal yetersizliği ve refrakter hipertansiyonu bulunan hastalardaki hipertansiyonun tedavisinde minoksidil özellikle etkili olmaktadır. ACE inhibitörleri proteinüride diğer antihipertansiflere göre daha fazla azalma yapmakta, ayrıca normotansif hastalarda da bu yönden etkili olmaktadır. Proteinürili, fakat normotansif hastalara da tolere edilebilecek dozlarda verilmeleri önerilir. Bu ilaçlardan kaptoprilin glukoz toleransını düzelttiği, insüline direnci ve hiperinsülinemiyi azalttığı, LDL- kolesterol ve trigliserid düzeylerini azalttığı ve HDL-kolesterol düzeyleri arttırdığı saptanmıştır. Bunlar glisemi ayarı ve aterosklerotik risk faktörleri yönünden yararlı etkilerdir. ACE inhibitörlerinin glomerül hipertrofisini önlemek yolunda böbrek koruyucu etki gösterdikleri de ileri sürülmüştür. Yalnız, tip 4 renal tübüler asidozu bulunan hastalarda hiperkalemi oluşturabilir; renal arter stenozu, ağır konjestif kalp yetmezliği ve ileri böbrek yetmezliğinde glomerüler filtrasyon hızını azaltabilirler. Bu gibi durumların tanınması açısından ACE inhibitörleri ile tedaviye başlandıktan bir hafta sonra serum potasyum ve kreatinin düzeyleri ölçülmelidir(55).
Kroc, Oslo ve Steno çalışmalarının da gösterdiği gibi, sürekli subkütan insülin infüzyonu ve sık subkütan insülin enjeksiyonu yöntemleri ile sağlam sıkı glisemik regülasyon, mikroproteinüri döneminde proteinüriyi azaltmaktadır. Böyle hastaların açlık plazma glukoz düzeyi 80-110 mg/dl arasında, postprandiyal 2. saat plazma glukoz düzeyi 160 mg/dl altında ve HbA1c değeri % 6-7 arasında tutulmalıdır. Aşikar nefropati geliştikten sonra ise titiz glisemi ayarının prognoz üzerinde etkinliği azaldığı ve hipoglisemi olasılığı arttığı için hedefler daha yüksek tutulur (açlık plazma glukoz < 180 mg/dl; glikolize hemoglobin < % 8). Diyetle fazla protein alınması, intraglomerüler hipertansiyon gibi hemodinamik bozuklukları arttırarak diyabetik nefropatinin ilerlemesini hızlandırır. Bu bakımdan diyabetli hastaların günlük protein alımının vücut ağırlığının kilogram başına 0,6-0,8 gram ise sınırlandırılması önerilir(56).
Diyabetik retinopati, ABD` de 20-74 yaş arasındaki kişilerde önde gelen bir nedenidir. 20 yıl kadar süren hastalıktan sonra IDDM olgularının hemen hepsinde, NIDDM olgularının ise % 60` dan fazlasında retinopati görülür. IDDM` de, hastalığın ilk 5 yılında retinopati nadirdir. Fakat 10 yıl geççikten sonra hastaların % 60` ında retinopati saptanmaktadır. Proliferatif diyabetik retinopati (PDR) 20 yıl hastalık süresinden sonra IDDM olguların % 40-50 ` sinde gözlenmektedir. 40 yılın sonuna kadar da PDR kümülatif insidensi % 60` ı bulmaktadır. Çok genç yaşta başlayan IDDM` de Puberte sonuna kadar önemli göz hasarı gözlenmez. Retinopati; NIDDM olgularının % 20` sinde, hasta yeni diyabet tanısı aldığında mevcuttur. Hastalık süresince retinopati gözlenen bütün olguların toplam oranı ise IDDM` de olduğundan daha düşüktür (% 60-80). Olguların ancak % 10-20` sinde PDR gelişir(57).
Diyabetik retinopati, tedavi uygulaması yönünden basitçe iki evreye ayrılabilir; proliferatif olmayan başlangıç retinopati ve proliferatif retinopati. Diyabetik retinopati, belirgin görme kaybı ortaya çıkıncaya kadar genellikle belirtisiz seyreder. Belirtiler ortaya çıktığında ise görme kaybını önlemede çok etkin olan fotokoagülasyon tedavileri için uygun zaman geçirilmiş olur. Böyle bir sonuçla karşılaşmamak için diyabetli olguların göz dibi bulguları izlenmelidir. IDDM` de hastalığın ilk 5 yılından ve pubertenin başlamasından sonra düzenli olarak her yıl göz muayenesi yapılmalıdır. NIDDM olgularında ise, ilk göz dibi muayenesi hasta yeni diyabet tanısı aldığında yapılmalı, bu muayeneler daha sonra her yıl tekrarlanmalıdır. Göz muayenesi; hafif ve orta ağırlıkta başlangıç diyabetik retinopatisi bulunanlarda 6-12 ayda bir, ağır başlangıç retinopatisi bulunanlarda 2-4 ayda bir yapılmalıdır. Aralarında Diyabet Kontrol ve Komplikasyonları Çalışması` nın (DCCT) da bulunduğu araştırmalarda, gliseminin titiz kontrolünün, diyabetli olgularda retinopati insidensini ve ilerlemesini azalttığı gösterilmiştir. Yalnız gliseminin sıkı kontrolü, başlangıçta özellikle proliferatif retinopatiyi ağırlaştırmaktadır. Fakat bu kötü etki, titiz regülasyon tedavisine devam edilirse 3 yıl içerisinde ortadan kalkar. Başlangıç retinopati evresi sırasında görülen makula ödemi, tedavi edilmezse % 25-30 oranında orta derecede görme kaybına (görme keskinliği 20/200) yol açabilir. Makulaya uygulanan fokal lazer cerrahisi orta derecede gö

Diyabet Karbonhidrat Sayma Yöntemi (0)

Diyabet Tıbbi Beslenme Tedavisinde Karbonhidrat Sayma Yöntemi;

Bilindiği üzere diabetes mellitus, insülin sekresyonu ve/veya etkisizliği ile ortaya çıkan karbonhidrat, protein ve yağ metabolizmasını da etkileyen kronik bir hastalıktır.Yayılması hızla artan bu hastalığın ülkemizde görülme sıklığı da gün geçtikçe artmakta.
Diyabet; medikal tedavi, tıbbi beslenme tedavisi ve egzersiz programlarını içeren multidisipliner bir tedavi planı gerektiren bir hastalıktır. Diyabetiklerde sıkı glisemik kontrolün sürekliliğinin önemi bilinmektedir. İstenen kan şeker değerlerine ulaşmak için ; tıbbi beslenme tedavisi, egzersiz ve medikal yaklaşımın doğru ve devamlı uygulanması gerekmektedir.Tüm bunlar için de Diyabet tedavisinde yaşam şekli değişikliği şarttır.Bunun söylendiği kadar kolay olmadığı doğru.Ancak şimdiye kadar yapılanlarda bir sorun olduğu için hastanın bu halde olduğu açıklanarak hastanın uyumu sağlanabilir.
Bahsettiğimiz yaşam şekli değişikliğinin en önemli ayağı beslenme düzenindeki değişikliklerdir. Diyabet tıbbi beslenme tedavisi çerçevesinde önerilen yeme planlarından bir tanesi de Karbonhidrat sayım yöntemi olup son yıllarda ilgi çekmeye başlamıştır.
Karbonhidrat sayım yöntemiyle; yiyeceklerdeki karbonhidratların hastaya öğretilmesi ve yiyecek alımında esneklik sağlanması ile günlük beslenme planının yapılması, sıkı kan şeker kontrolünün sağlanması ile yaşam kalitesine olumlu katkılar sağlanmaktadır.

Peki Karbonhidrat Sayım Yöntemi Nedir?

 

Farklı karbonhidrat kaynaklarının farklı glisemik yanıt oluşturduğu bilinir. Öğün planlama yaklaşımı olarak düşük glisemik indeksli besinlerle beslenme önerilir. Ancak bu tür beslenmenin uzun dönemde olumlu etkilerini gösteren çalışmalar bu konuda kesin bir kanıya varacak kadar yeterli değil. Ayrıca çalışmalar göstermiştir ki tüketilen toplam karbonhidrat miktarının kan glikoz düzeyine etkisi karbonhidratın sağlandığı kaynak veya karbonhidrat türünden daha baskındır. Öğün sırasındaki insülin dozunun, öğünün ya da ara öğünün total karbonhidrat içeriğine göre ayarlandığı çalışmalarda HbA1c’nin %1-1.5 birim azaldığı bildirilmektedir. Karbonhidrat sayımı; alınan protein ve yağların tokluk kan şekerine minimal etkisi nedeni ile bu dönemde esas insülin ihtiyacını belirleyen yiyecek grubunun karbonhidratlar olduğu temeline dayanan bir yöntemdir.
Niçin Karbonhidrat Sayımı ?
Klinik gözlemler yemek sonrası kan glikoz düzeyini etkileyen başlıca faktörün karbonhidratlar olduğunu ve insülin ihtiyacını belirlediğini göstermiştir.Karbonhidratlar tüketildikten sonra 2 saat içinde glikoza dönüşür ve 15.dk’dan itibaren de sistematik dolaşımda bulunur.Dolayısıyla yemek sonrası glisemik cevabı ve insülin ihtiyacını belirleyen besin grubu karbonhidratlardır.

Kimler Karbonhidrat Sayımı Uygulayabilir ?

  • Tip 1 diyabetliler. Özellikle intensif insülin tedavisi veya sürekli insülin infüzyon pompası kullanan hastalar.
  • Yine intensif insülin tedavisi alan tip 2 diyabetikler. Hiperinsülinemisi olan veya oral antidiyabetik kullananlar için uygun değildir. Ancak bu hastalar karbonhidrat sayımının seviye 1 ve seviye 2 aşamasını öğrenebilirler. Öğünlerinde tükettikleri karbonhidratların porsiyon miktarını ve değişim listelerini öğrenerek uygulayabilirler.
  • Gestasyonel diyabetliler.

Karbonhidrat Sayımının Avantajları

  • Besin seçiminde esneklik sağlar.
  • Hastalara öğün atlamamak şartıyla bir miktar zaman esnekliği sağlar.
  • Öğün planlaması daha kolay yapılabilir.
  • İki öğün arasındaki süre 4-5 saati geçmiyorsa hastalar isterse ara öğün tüketmeyebilirler.
  • Yüksek karbonhidrat içeren yiyecekler de sınırlı olarak isteğe göre tüketilebilir.
  • İnsülin miktarı bireylerin yemek istedikleri besinlere göre ayarlanabilir.
  • Teorik olarak daha iyi glisemik kontrol sağlanır.
  • Motive olan hastalarda daha az hipoglisemi ve hiperglisemi atakları ile yaşam kalitesi artar.

Karbonhidrat Sayımının Dezavantajları

  • Uyumlu olmayan hastalarda daha fazla miktarda besin tüketimine ve kilo alımına sebep olabilir.
  • Otokontrol sağlanmazsa yüksek enerjili besin tüketimini artırabilir.
  • Yeterli ve dengeli beslenme alışkanlıklarından sapma olabilir.
  • Sık kan şeker ölçümü gerekmektedir.
  • Uyumlu olmayan hastalarda öğün atlama ve buna bağlı olarak hipoglisemik sorunlar yaşanabilir.
  • Hastaların doğru ölçüm ve besin etiketi okuma gereksinimleri nedeni ile belirli bir eğitim seviyesinde, bilinçli olmaları gerekir.
  • Hasta motivasyonu şarttır.
  • Yöntemin öğretilmesi zaman gerektirir.Eğitimi verecek ekibin yeterli zaman ayırması gerekir.
  • Eğitimi verecek ekibin bu konuda yeterli bilgi düzeyine sahip olması ve bilgilerini sürekli güncellemesi gerekir.
  • Ekip ve hasta sürekli iletişim halinde olmalıdır.  

 

Kan İnsülin Düzeyi (İnsülinemi) ve C peptit (0)

Kan İnsülin Düzeyi (İnsülinemi) ve C peptit;


  Kan insülin düzeyi ve C-Peptit düzeyinin belirlenmesi özellikle şeker hastalığının ve hipogliseminin (kan  şeker düzeyi düşüklüğü) bazı türlerinin tanısında büyük önem taşır.                       

 İnsülin ve C-Peptit

 Kan insülin düzeyinin belirlenmesi, pankreasın bu hormonu salgılayan beta hücrelerinin işlevlerinin  değerlendirilmesi açısından çok önemlidir. Bu amaçla,radyoimmünolojik yöntemlerle serum insülin düzeyi ile serum ve idrardaki C-Peptit düzeyi ölçülebilir.Pankreasın beta hücreleri insülini bir ön madde olarak üretir; proinsülin adı verilen bu ön madde, insülinin A ve B zincirlerinin uçlarının C-Peptit denen polipeptit  yapısındaki bir maddeyle birleşmesi sonucu oluşur. Bu yüzden C-Peptite "birleştirici peptit" adı da verilir.Proinsülinden C-Peptit'in ayrılmasıyla asıl insülin  hormonu oluşur. Beta hücreleri insülin hormonu ile birlikte belli bir miktar C-Peptit ve proinsülin de  salgılayarak dolaşıma verir.

C-Peptit serum düzeyini belirlemenin, insülin düzeyi  ölçümüne göre bazı üstünlükleri vardır. İnsülin beta hücrelerinden salgılanıp dolaşıma verildikten sonra karaciğerden geçerken yarısı bu organ tarafından dolaşımdan çekilir; kalanını ise vücudun öteki hücreleri  gereksinim duydukları oranda alırlar. Buna karşılık C-Peptit hormonal işlevi olmadığından dolaşımda daha uzun kalır. Bu yüzden beta hücrelerinin işlevlerinin değerlendirilmesinde insülin düzeyi yanıltıcı olabilir; C-Peptit düzeyi ise daha sağlıklı bir değerlendirme yapılabilmesini sağlar.

 C-Peptit dolaşıma verilince, karaciğerden ilk geçişte ancak yüzde 10'u çekilir. Ayrıca C-Peptit'in yarılanma  ömrü yani kandaki düzeyinin yarıya düşmesi için gereken süre, insüline göre iki kat daha uzun olduğundan serum değerleri insüline göre daha dengelidir. Bu yüzden beta hücrelerinin işlevini değerlendirirken C-Peptit  düzeyinin belirlenmesi de önem kazanır.

 Yararı ;

 İnsülinin beta hücrelerinden salgılanması bugüne değin sayısız bilimsel araştırmaya konu olmuş ve böylece pankreasın hormon salgılama işlevinin çok daha iyi anlaşılması sağlanmıştır. Ama pankreasın insülin  salgısının ölçülmesi, yukarıda belirtilen nedenlerle klinik tanı açısından tam yararlı olmadığından yalnızca araştırma amacı ile yapılır.          

 

  İnsülin Salgı Bozuklukları;

Şeker hastalığında pankreasın beta hücre işlevinin incelenmesi klinik açıdan ek bilgiler sağlar.İnsüline bağımlı şeker hastalığı (tip 1) ile insüline bağımlı olmayan şeker hastalığının (tip 2) ayırıcı tanısı için genellikle hastanın geçmişinin ve klinik bulguların değerlendirilmesi yeterlidir. İnsülin  salgısının değerlendirilmesi aşağıdaki durumlarda  yararlı olabilir:

 Tip 1 ve tip 2 şeker hastalığının ayırıcı tanısının klinik bulgular ve hastanın geçmişine ilişkin bilgilerle  yapılamadığı durumlarda. Tip 2 şeker hastalığı olup, ağızdan alınan  antidiyabetik ilaç (tip 2 şeker hastalığında kullanılan  ve ağızdan alınan bu ilaçlar pankreasın insülin  salgısını düzenler) kullanan erişkin hastaların bu ilaçları uygun dozda almalarına ve kan şekerini yükselten başka bir hastalığa yakalanmamalarına karşın kan şekerleri düzenlenemediğinde. Bu durumda şeker hastalığının ilerlediği, yani pankreasta insülin  salgılama bozukluğunun arttığı düşünülür ve insülin ile  C-Peptit düzeyleri ölçülerek durum aydınlatılabilir.

İnsülinle düzenlenmiş şeker hastalığı bulunan  erişkinlere insülin tedavisi yapılmasının gerçekten zorunlu olup olmadığının belirlenmesi için. Bu durumda  adı geçen incelemelerle pankreasın insülin salgılama yeteneği belirlenerek insülin Üretiminin yeterli olduğu saptanırsa insülin tedavisi kesilebilir ve ağızdan  antidiyabetik ilaç tedavisine geçilebilir. Şeker hastalarında pankreas insülin salgısının yani insülin kan düzeyinin yalnızca aç karnına ölçülmesi  genellikle yanlış sonuç verir. Bunun nedeni bu hastalarda yüksek olan kan şekerinin pankreasın aşırı  insülin salgılamasına yol açması ve böylece bir  salgılama bozukluğu bulunsa bile insülin değerlerinin  normal ya da normalden yüksek çıkmasıdır. Bu yüzden, aşağıdaki uyarı testlerine başvurulur:

İnsülin ve C-Peptit düzeyleriyle birlikte kan şekeri aç karnına ve yemekten 90-120 dakika sonra ölçülür. Sonuçların iyi yorumlanabilmesi için testler belirli standartlara bağlanmalıdır. Ölçümler her hastada aynı koşullarda yapılmalı, örneğin her hasta nitelik ve nicelik olarak aynı gıdaları yemeli, kan tüm hastalardan  aynı aralıklarla alınmalı, tüm hastalar testten önce belli bir süre dinlenmelidir.

    Plazma C-Peptit düzeyinin aç kamına ve 1 mg glükagon  verildikten sonra ölçülmesi. Bu, uygulaması ve  standartlaştırılması oldukça kolay bir testtir. Normal  değerlerin alt sınırları aç karnına 0,9 ng/ml (ng: nanogram [bir gramın milyonda biri]), glükagon  verildikten sonra 1,8 ng/ml olmalıdır.   
                   
 Yirmi dört saat boyunca yapılacak testlerle idrarda C-Peptit düzeyinin belirlenmesi. Gün boyunca salgılanan  insülin miktarını gösteren bu test hasta açısından  oldukça rahat uygulanabilir olmasına karşın, 24 saat boyunca idrar toplarken oluşabilecek hatalar ve testin standartlaştırılmasının zorluğu (gıda, fiziksel etkinlik gibi) nedeniyle güvenilirliği az bir incelemedir.

 Aşırı İnsülin Salgılanması;

 Kanda aşırı insülin bulunması sonucunda oluşan kan şeker  düzeyi düşüklüklerinde (hipoglisemi) insülin salgısının  ölçülmesi çok önemlidir. Hastada kan şekeri düşüklüğü düşünülen her durumda olayın nedeni ve yapısı ayrıntılı olarak incelenmelidir. Gerçekten de, özellikle açlık sırasında ortaya çıkan bir kan şekeri düşüklüğü nöbeti hasta açısından tehlikeli olabilir. Kan insülin düzeyi yüksekliği genellikle hastaya gereğinden çok insülin verilmesine ya da insülin  salgılayan tümörlerin varlığına bağlıdır. Ayrıca yemek yedikten sonra, pankreasın beta hücrelerinin aşırı  duyarlılığı nedeniyle fazla insülin salgılamasıyla  ortaya çıkan kan şekeri düşüklüğü, hastada şiddetli belirtilere neden olsa da, genellikle iyi huylu bir hastalıktır. Ama gene de ayırıcı tanıda dikkatli  davranmak ve günün belli saatlerinde birkaç kez kan insülin ve şeker düzeylerini belirlemek gerekir. Elde edilen günlük kan şeker ve insülin düzeyleri  değerlerinin iyi standardize edilmesi sonuçların değerlendirilmesinde önemli rol oynar. Tanıya giderken, insülin ve şeker düzeyleri ayrı ayrı değil aralarındaki  ilişki de göz önüne alınarak yorumlanmalıdır.

Açlık hipoglisemisi-

Kan şekeri düşüklüğü belirtileri,açlık sırasında ortaya çıkarsa, aşağıdaki incelemeler yapılmalıdır.

 - Açlık kan insülin ve şeker düzeylerinin birkaç kez ölçülmesi.

Normalde açlık durumunda pankreas beta hücreleri uyarılmadığından kan insülin düzeyi oldukça düşüktür. İnsülin salgılayan bir tümörün (insülinom) varlığında ise tümörün denetimsiz insülin salgılaması  sonucu kanda 10 pU/ml'nin (mikroünite/mililitre) üzerinde insülin düzeyleri saptanabilir. Sonuçların daha iyi yorumlanabilmesi için insülin/glikoz oranı  hesaplanır. Bu oranlar da çeşitli formüllere göre değerlendirilir. En sık kullanılan formülde  mikroünite/mililitre cinsinden ölçülen insülin değeri ile milimol/litre (mmol/lt) cinsinden ölçülen glikoz değeri birbirine bölünür ve çıkan sonuçtan 1,7 çıkarılır. Kan insülin düzeyi normal ve hatta yüksek olan şişman kişilerde bu formül kullanılarak elde edilen sonuç 10'un altındayken, insülinom olgularında 30'un üzerine çıkar. Bu durumda C-Peptit düzeyi de ölçülerek durumun aşırı insülin kullanımına bağlı olup olmadığı  araştırılmalıdır. Tedavi amacıyla verilen insülin,C-Peptit içermediğinden aşırı dozda insülin alınması durumlarında C-Peptit yüksekliği saptanamaz, oysa insülinomda insülinle birlikte C-Peptit de salgılandığından C-Peptit düzeyi de yüksektir.

 - Kan insülin ve şeker düzeylerinin uzun süreli açlık döneminden sonra değerlendirilmesi;

 Kan insülin düzeyi yüksekliği kısa süreli açlıktan sonra ortaya çıkarılamıyor, ancak varlığı kesinlikle düşünülüyorsa hasta uzun süre aç bırakılır. Hekim denetiminde 24-36 saat boyunca aç tutulan hastadan 4-6 saat ara ile kan örnekleri alınır. Bazı durumlarda açlık süresi 72 saate kadar uzatılabilir. Normal bir insanda böyle uzun süreli bir açlık döneminden sonra kan şekeri hiçbir zaman 55 mg/100 ml'nin altına düşmez ve insülin düzeyi de 6-8 mikroünite/ml arasında bulunur. Uzun süreli açlığa bedensel egzersiz de eklenerek gizli kalmış bir hipoglisemi ortaya çıkarılabilir.

 - Dışarıdan insülin verilerek insülin salgısının baskılanması;

 Hastaya dışarıdan insülin verilerek pankreasın insülin salgısı baskılanırken C-Peptit  düzeyleri ölçülür. İnsülinom olgularında insülin ve bu arada C-Peptit aşırı salgılandığından dışarıdan verilen insülin, C-Peptit düzeylerinde azalmaya yol açmaz;baskılamadan önce ölçülen C-Peptit düzeyinin normal koşullarda yarıya inmesi beklenirken, insülinom hastalarında bu azalma görülmez. Dışarıdan verilen insülin, kan şekerini tehlikeli boyutlarda azaltacağından bu testin kesinlikle bir hastanede hekim denetiminde yapılması gereklidir.

Tepkisel (reaktif) hipoglisemi

 - Hipogliseminin yemek yedikten soma ortaya çıktığı durumlarda şeker  düşüklüğüne neden olan gıda maddesini belirlemek için                         hastaya glikoz, aminoasit gibi çeşitli gıdalar verilerek "uyarı testleri" uygulanır.

- Ağızdan glikoz yükleme testi;

Tepkisel hipogliseminin, şişmanlarda olduğu gibi glikoza aşırı duyarlılık sonucu gereğinden fazla insülin salgılanması sonucunda ortaya çıktığı düşünülüyorsa, ağızdan glikoz verilerek hastaya yükleme testi yapılır. Bu testin geleneksel Oral Glikoz Tolerans Testi (OGTT) ile tek farkı, glikoz düzeyinin yanı sıra insülin düzeyini de belirlemesidir. OGTT'de geçerli olan  kurallar bunda da geçerlidir. Hasta en az 12 saat aç kalmalı, testten en az 3 gün öncesinden başlayarak günde yaklaşık 150-300 gr karbonhidrat almalıdır. Açken kan alındıktan sonra hastaya ağızdan 75 gr suda çözünmüş glikoz verilir. Hekim başka türlü önermediyse iki saat içinde her yarım saatte bir toplam 4 kez kan örneği alınır.Test yapılırken kan şekeri düşüklüğü belirtileri ortaya çıkar ya da alınan kan örneklerinde şeker düzeyi açlık düzeyinin altına düşerse, bozukluğun işlevsel olduğu  sonucuna varılır. Bu duruma şişmanlarda sık rastlanır.Kan şekerinin düşmesi baş ağrısı, sinirlilik, korku ve panik gibi yakınmalara yol açar. Genellikle basit yapılı  şekerler (örneğin çay şekeri) içeren gıdaların alınmasından 2-3 saat sonra ortaya çıkan şeker düşmesi,yakınmalar ortaya çıktığında gene şeker içeren yiyecek ya da içecekler alınınca normale döner. Hipoglisemi gıda alındıktan 2-3 saat soma ortaya çıkarsa erken tepkisel hipoglisemi, 3-5 saat sonra ortaya çıkarsa geç tepkisel hipoglisemi söz konusudur.İnsülinomda insülin değerlerinde belirgin bir yükselme gözlenirken kan şekeri değerleri hastalığa özgü bir "düz" eğri oluşturur. Bu test ayrıca insüline bağımlı olmayan yani tip 2 şeker hastalığının alt tiplerini ayırt etmeye de yarar. Tip 2 şeker hastalığının, biri  insülin salgısının normal ya da aşın, ikincisi ise insülin salgısının yetersiz ve komplikasyonların daha ağır olduğu iki alt grubu vardır. 

 

Listeye Bak

Ürünler

MİRİTİLİN

Fiyatı: 50.00TL
Adet:
Önceki1Sonraki 1 .SAYFATOPLAM 1 SAYFA

Giriş

Sepet

Sepet Boş

Yasal Duyuru

Sitemizde bulunan ürünler reçeteye tabi ilaç olmayıp adı geçen hastalıkların tedavisinde doğal destek amaçlı ve gıda takviyesi olarak kullanılır.
Ürünlerin kullanımı ve sağlık sorunlarınız için öncelikle hekim ya da eczacınıza danışınız.
Ürünler ile ilgili ayrıntılı bilgi ve diğer sorularınız için iletişim formu ya da telefonlarımızdan bize ulaşabilirsiniz.  

Kargo Seçenekleri

Yeni Ürünler

HOLLYWOOD 30-DAYS

HOLLYWOOD 30-DAYS

Fiyatı: 60.00TL
HAİRFOOD LOSYON

HAİRFOOD LOSYON

Fiyatı: 15.00TL
FX15

FX15

Fiyatı: 60.00TL